Dün siteden bir arkadaşın okuduğunu görünce tekrar okudum bu mükemmel kitabı. Bizim memlekette işler hep korkarak ya da korkutarak yürüyor.
60'larda “Bu kış komünizm gelecek!”.
90'larda “İrtica geliyor!”.
2 binler “PKK!”.
Şimdilerde “FETÖ!”, “Beka meselesi!”, “PKK!”, “HDP!”, “Kürtler!”, “Sandık”, “YSK”, “Çaldılar!” ve dahası…
Ömrümüz hep korkutulmakla ve korkmakla geçiyor kısacası. Neyiin ne olduğunu bilmediğimiz vak’alarda binlerce can yitip gidiyor. Hepsinin acısı içimize çöküyor. Gün geliyor o acılar “haber” bile olmuyor.
‘Ya bir gün korkutamazsam!’ diye sorgulamıyor korku salıcı. Korkuttukça korkutası geliyor hatta. Korkunun dozunu arttırdıkça daha da korkunçlaşıyor.
‘En çok korkutanın en çok korkan, yani kendisi’ olduğunu fark etmiyor. Kendisiyle yüzleşmiyor. Korkularının esiri olmaktan kurtulamıyor.
Edinimlerini kaybetmekten korkuyor haliyle. Kaybetmemek için de daha fazla korkutuyor.
Korkutan kişi bilmiyor ki korkuyla düzen sağlanmaz.
Ve korkutan kişi bilmiyor ki, haksızlığa uğrayan insanlar bir yerden sonra artık “hiç” korkmaz.
FONTAMARA
Toplumcu Gerçekçilik akımına yönelik yazdığı romanlarında Mussolini İtalyasını, özellikle güneyli fakir köylülerin hayatını anlatan Ignazio Silone, Fontamara kitabındaki bu pasajda korkunun ne kadar korkutucu olabileceği bakın nasıl anlatmış:
“Peki ama neden korkuyorlar?”
“Neden olduğunu kimse bilmiyor. Sadece korkudan. Bir milleti bir kere korku sararsa artık bunun izahı yoktur. Bu hastalık herkese geliyor, insanı tepeden tırnağa sarıyor. Bunun için, yalnız rejim düşmanları korkmuyorlar; ötekiler, şu faşist dedikleri adamlar çok daha fazla korkuyorlar. Onlar da bu işin böyle sürüp gidemeyeceğini biliyorlar, hem söylüyorlar, ama bundan korkuyorlar. Ne diye düşmanlarını öldürüyorlar? Korkudan. Ne diye boyuna polisler