Tanpınar metinlerinde neredeyse zincirleme bir biçimde birbirini izleyen
"güzellik ve saadet rüyası"nda,
"suyun aynasında,
"akis"le,
"billurkûse"de,
"iç âlem mağarası'nda,
"durgun su daki su nergislerinde") vardır bu.
DİPNOT DAN
Edebiyat Fakültesindeki ders notlarında sinemayla tiyatronun farkını yine Ophelia'ya başvurarak anlatır Tanpınar:
"Sinema tiyatronun attığı hareketleri ele alır,
mesela Ophelia'nın suya atlayışını gösterir,
tiyatro ise ölüsünü getirir."
(Edebiyat Dersleri, Yapı ve Kredi Yayınları, hazırlayan Abdullah Uçman, 2002, s. 49)
"zifaf döşeği" sözü yanıltıcı olabilir.
Çünkü yazıda Asya'yla Avrupa arasındaki ilişki aslında evliliği önceleyen bir arzu ilişkisine, bir ana-oğul ilişkisine benzetilmiştir.
Nitekim aynı yazıda ;
Şark’ın ana, Garb'ın oğul olduğunu açıkça söyler Peyami Safa.
Asya dini düşüncenin beşiği,
büyük dinlerin anayurdu,
insanlığın teolojik anasıdır;
bir köken, bir başlangıç yeridir.
Aklın değil imanın, bilincin değil bilinçaltının,
parçanın değil bütünün yeridir.
Bu yüzden de "parçaların değil,
bütünün şartlarını, imkânların imkânını saklayan"
büyük ve gizli bir "Ruh diyarı"dır.
Bu durumda Avrupa'nın payına düşen de
bu bütünden kopan,
ruh diyarından uzaklaşan,
tahakküm arzusuyla davranan hırs dolu fetihçi oğul olmaktır.
Buraya kadar, Tanzimat'tan bu yana varlığını sürdüren bir kalıptan söz ettim.
Doğu bazen yaşlı aklı,
bazen olgun fikirleri,
bazen fetih hülyasını,
bazen bozma kudretini,
bazense sadece ruhu temsil ediyorsa da
hemen her durumda
eril bir kimlik olarak temsil edilmişti.
Avrupa'ysa bazen bozulmayı bekleyen bakire,
bazen baştan çıkaran kadın,
bazen ihtiyar kahpe,
bazen yutucu dişi olsa da
hemen hepsinde
dişil özellikleriyle karşımıza çıkıyordu.
O halde aklını kullanıp kadını ehlileştirecek,
veya maddeye mana,
bedene ruh katacak olan ya da
"Ruhumu Geriye Ver"de olduğu gibi ruhunu,
onu emip yutan dişiden geri alacak olan Doğulu erkekti.
Aşağı yukarı böyle bir kalıp vardı burada.