Acımak... Bazen gözümüzün önünde yaşananları mutlak gerçek sanır ve onlara sımsıkı bağlanırız. İşin iç yüzünü anlamadan taraf tutar, bazen de haksız yere kin besleriz. Zehra da tam olarak böyle bir karakter. Maalesef kendisi ve ablası için binbir türlü eziyete katlanan babasının değerini uzun süre bilemedi. Ancak bunun için onu doğrudan suçlayamayız; çünkü yaşadığı her şey, annesinin ve anneannesinin kurguladığı bir oyunun sonucuydu.
Kitabın başında Mürşit Efendi; doğruluktan şaşmayacağına ve kanunlara daima uyacağına dair yeminler eder. Fakat yaptığı yanlış evlilik, kendisini manipüle eden kaynanası ve gerçekleri fark edemeyecek kadar saf olması, sonunu hazırlar. Kendisini ilgilendiren hayati konularda bile dirayetli kararlar alamaması ve en çok da tepki göstermesi gereken yerde susması, onu bedbaht bir hâle düşürür.
Zehra, yıllarca babasına duyduğu kinle büyümüş bir çocuktur. Çok zor koşullarda yetişmiş olmanın verdiği ağırlıkla hayat onu katılaştırmıştır. Özellikle babasının işlediğini sandığı "kanunsuzlukların" lekesinden kurtulmak ve alnı ak bir şekilde yaşayabilmek adına, duygularından arınmış, acımasız bir kadına dönüşmüştür. Ancak kitabın sonunda, bu katı yürekliliğine sebep olan kişiye karşı müthiş bir pişmanlık duyar. Mürşit Efendi’nin günlüğünü okuduğunda ise hayatının en büyük dersini alır: Acımayı öğrenir.