"Derler ki, kasabanın birinde tifüs salgını başlamış. Tifüsü ofis anlayan ahali telaştan ne yapacağını bilememiş. Eyvah demişler, üç gıdım buğdayımız var, ofis onu da almaya geliyor! Sonra gelenin ofis değil de, tifüs olduğunu anlayınca sevinçten bayram etmişler! Gerisini sen anla artık!"
Ölümle gelen keder o kadar ağır bir yüktü ki, zaman dediğimiz şey bile onu taşımakta zorlanıyor, omuzlarına çöktüğünde beli bükülüp adımları yavaşlıyordu...
"Sakız ağaçları nasıl ağlar hanım hala?" diye sordu İlyas.
"İnsan gibi ağlarlar, ama sessizce. Yaz başında gövdelerine attığımız çiziklerdir gözleri. İşte oradan billur gözyaşları süzülür. Cenab-ı Allah'ın yarattığı her varlığın hisleri vardır. Ağaçların da..."
Farkında değildik o zamanlar hiçbirimiz; yalnızlık ve yoksulluk nasibimiz olsa da, meğer çocukluk günlerimizin o son demleri aslında hayatımızın en güzel dönemleriymiş...