İki insan arasındaki kıymetli yakınlıklar bir seferde, aniden bitse, bıçak gibi kesilse yine acı olur ama bitişi seyretmek, sahip olduğun şeyin elinden kayıp gidişini anbean hissetmek en fenası. Kayıyor, kayıyor, hâlâ bir parçasına dokunuyorsun ama artık tutamıyorsun. Ne zaman tümüyle avucundan akıp gideceğini düşünerek, korkuyla, acıyla, can çekişen birinin başında bekler gibi çaresizce bekliyorsun. Bu en fenası.
Hani çizgi filmlerde havada koşan tipler olur, sonra aşağı bakıp nerede olduklarını fark edince pat diye düşerler. Ben de boşlukta yürüdüğümü fark edince düştüm. Bir yerdeki boşluğu fark edince orayı doldurmak için çabalamaktan kendini alamıyor insan. Sonunda canının yanacağını hissetse bile. Dilin ha bire çekilmiş dişin boşluğuna gitmesi gibi.
"En yakın arkadaşımın ne demek istediğini anlayamıyorsam, hiçbir dili biliyor sayılmam."
Bunu duyunca öylece kaldım. Tek başına bir cümle ta nerelerine dokunuyordu bazen insanın.
Bir insan diğerini sahiden tanıyabilir mi? Tanıyamaz ve bunu da bal gibi bilir. Hepimiz biliriz. Ben de biliyordum. Ansızın ölümcül bir hastalık gibi beliren o uzun sessizliklerle yaralanıyor, içimde palazlanan kaygıları zapturapt altına almaya çalışıyordum. Sessizlikler beni korkutuyordu, çünkü iki kişi arasına na iki ayrı karanlık duvar örüldüğünü biliyor, uzayan her sessizliğin duvarları yükseltmesinden ürküyordum. Bu yüzden kimi gece yarıları yanımda yatana telaşla soruyordum:
"Ne düşünüyorsun?"
Oysa gerçek bir cevap duymayı istemiyordum. Dalgınlaşmış biri, iyi bir şey düşünmez çünkü. Duvarlarını yükseltmekle ve karanlık mağarasına gömülmekle meşguldür. Fakat ben de bütün budalalar gibi gürültüden medet umuyor, içinde su cinlerinin, çocukluktan kalma gölgelerin ve bilmekten memnun olmayacağım kalp kırıcı gizlerin saklandığı o mağaraları yok saymaya çalışıyordum. Hem mağaraların kapılarını yumrukluyor hem de karanlıkta ıslık arayan çocuklar gibi, korkmamak için sese ihtiyaç duyuyordum. Ama bu çok eskidendi.