Mustafa Kutlu’nun "Uzun Hikaye" kitabını okurken, ilk başta sıradan bir hikaye okuyormuşum gibi hissettim; ama ilerledikçe bu sıradanlığın aslında derin bir yaşam ve insan portresi barındırdığını fark ettim. Kutlu, sade bir dil kullanıyor ama cümlelerin ardında büyük bir anlam ve yoğun bir duygu var. Karakterleri öyle gerçek ki, sanki yanımda yaşıyor, konuşuyor gibi hissettim.
Kitabın en dikkat çeken yönü, anlatıcının bakış açısı ve zamanla karakterlerin iç dünyasını adım adım açması. Özellikle kasaba hayatı ve insanların birbirleriyle olan ilişkileri çok canlı ve samimi bir şekilde aktarılmış. Okurken hem gülümsüyor hem de hüzünleniyorsunuz; bazı yerlerde ise insanın kendi hayatıyla yüzleşmesine neden oluyor. Uzun Hikâye
"Minyatürlerde yer alan manzaralar ile divan edebiyatı mazmunları arasında bir bağlantı var. Her unsur bir nevi tasavvufî sembol. Gül sevgiliyi, bülbül âşığı, lâle şarap kadehini, servi doğruluğu temsil ediyor."
"Bir vakte erdi ki bizim günümüz
Yiğit belli değil mert belli değil
Herkes yarasına derman arıyor
Devâ belli değil dert belli değil
Adalet kalmadı hep zulüm doldu
Geçti bu baharın gülleri soldu
Dünyanın gidişi acaip oldu
Koyun belli değil kurt belli değil
Çerh bozulmuş dünya ıslah olmuyor
Fukara ehlinin yüzü gülmüyor
Ruhsatî de ne dediğin bilmiyor
Yazı belki değil hat belli değil"