“Bir şey daha vardır, sonsuz bir bütünlük hissi. Acaba manzaranın yalnızca yürürken anlayabileceğimiz hâli nedir? Arabayla geçerken de aynı manzaraları görürüm elbette. Dağların kusursuz siluetlerini seyreder, haşmetli çölleri aşar, muhteşem ormanlardan geçerim. Bazen kenara çekip dururum; bacaklarımı esnetir, birkaç fotoğraf çekerim. Ağaçların ismi, bitkilerin biçimi, engebelerin adını anlatabilir birileri, ayrıntılarını verebilirler. Güneş yine yakıcı, renkler yine parlak, gökyüzü yine cömerttir.
Ama yürümek, özümsemeye vesile olur. Durmadan yürürüz, bir dağın karşındayken onun yüceliği derimizin içine nüfuz eder, ağır ağır yokuş aşağı inerken tepelerin şeklini saatler boyu soluruz. Beden ezip geçtiği toprakta demlenir. Ve böylece yavaş yavaş manzaranın içinde olmaktan çıkıp manzaranın ta kendisi olur. Bu demek değildir ki yürüyen kişi manzarada sabit, basit bir noktaya dönüşür. Daha ziyade bir aydınlanma, bir yükselme anıdır bu; bir anda parlayan ateş, tutuşan zaman gibidir. Sonsuzluk duygusu ansızın varlıklar arasındaki titreşim oluverir. Sonsuzluk, kıvılcım gibidir orada”