Mel

Koca bir dünya önümde: Coşkulu Ve özgürlüğünden korkmayan bir yürekle Bakınıyorum çevreme; seçtiğim kılavuz Altı üstü başıboş bir bulut olsa bile Kaybetmem mümkün değil yolumu. Nefes alıyorum yeniden! Büyüleyen Düşünceler akın ediyor, kanatlanıyor aklım: Silkinip attım, doğamda Yeri olmayan o tuhaf benliği, Onca yorucu günün dayanılmaz ağırlığı Yok artık, zaten bana göre değil öylesi Aylar sürecek bir huzur, (İnsan hayatına dair herhangi bir vaat İçin böyle cesur sözler söylenebilirse tabii), Aylarca bitmeyecek rahatlık ve bozulmayacak hazlar Beni bekliyor işte; ne yana yönelsem, Yoldan mı, patikadan mı gitsem, Yoksa ayak basılmamış arazilerden mi, Yokuş mu çıksam, insem mi, Ya da nehrin üzerinde yüzen Bir şeyin gösterdiği rotayı mı izlesem?
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Bengal Körfezi’ndeki Andaman Adalarımda yaşayan avcı toplayıcı bir topluluğun bile yabani çiçeklere yönelik büyük bir ilgisinin olduğu görülür. Bu topluluk içinde saha araştırması yapan Radcliffe Brown’ın yazdığına göre, buradaki genç kızlar ergenliğe eriştiklerinde, onlara ek isim olarak o dönemde çiçek açmış olan bir ağacın ya da bitkinin adı verilir. Bu ağaçlann ve bitkilerin çiçek açması/olgunlaşması yıl içinde belli bir sıra izler ve oradaki insanlar her bir farklı mevsimi o mevsimde çiçek açan belli bir türe göre tanımlarlar. Bu amaç için seçilmiş olanların hepsinin, bal üretilen çiçekleri vardır. Her biri, bala özel bir lezzet veren kendine has kokuya sahiptir. Bu farklı kokuların bazıları çok güçlüdür; Sterculia adı verilen bir tür çiçek açtığında, “kokusundan kaçınmak neredeyse imkânsızdır’’. Ama ister zayıf ister güçlü olsunlar, bunlar yılı belli dönemlere ayırır. Aslında, “bu insanların takvimi bir kokular takvimidir”; her bir çiçek döneminin kendine özgü bir üretici gücü vardır ve koku bunu tanıtan işarettir. “Genç bir kız ergenliğe eriştiğinde, yerliler onun, çiçeği olgunlaştıran aynı doğal güçlerin etkisiyle çiçek açtığını düşünürler”; böylece ona o çiçeğin adı verilir ve kız doğum yaptıktan sonra bu ad artık kullanılmaz.
Ey yıldızları yalanlar saçan gece, ey gece, ey Evren’le boy ölçüşebilen tek şey, değiştir beni, bedenimi de, ruhumu da bedeninin bir parçası yap, yap ki kaybedeyim kendimi, som karanlık olayım, gece olayım ben de, derinliklerinde yıldızlara benzeyen düşler, gelecekte parlayan ışıklarla beklenen gezegenler barındırmayan bir gece.
[Bilginin,] insanın kendi dışındaki dünyaya bağlılığının, onu taşıyan, daha geniş edimler örüntüsü içine yerleşmiş olmasından, çifte yönelimliliğin bilmeye özgü olduğu anlaşılır hale gelir. Ve ilk kez burada çifte yönelimlilik, öze ilişkin bir temel öğe haline gelir: Bilen bilinçte ki içerikli bir oluşum, nesneye karşılık gelen bir imge, hep onun dışındaki nesneye karşılık gelir; bu, ister algıyla elde edilen bir imge veya tasarım, ister yargı, kavram, kuram, ya da genel bir dünya imgesi olsun. Bu oluşum nesneye uygun olabilir ya da olmayabilir, ama her durumda nesneden farklı bir şeydir; nesneye uygun olması durumunda ona doğru, olmaması durumunda ise yanlış diyoruz. -Tek tek durumlar için bir ölçütümüz olmasa da- doğru ve yanlış bilgiyi esas olarak birbirinden ayırt etmemiz, nesnenin kendi varlığını bilinç karşısında nasıl yok edilemez bir biçimde sürdürdüğünü ve bilgi oluşumuyla aynı şey olmaktan ne kadar uzak olduğunu bize yeterince kanıtlamaktadır. Bu ilişki, ontolojik bakışa dayanan bilgi kavramının temelini oluşturur. Daha buradan, bilmenin temelde var olan özne ile var olan nesne arasındaki bir varlık ilişkisi olduğu kuşkusuz görülür. Bu ilişkide nesne, yalnızca özne karşısında kendi bağımsızlığını sürdürmekle kalmaz, aynı zamanda tümüyle değişmemiş ve dokunulmamış olarak kalır; oysa öznede bir şeyler değişmiş, yeni bir şey ortaya çıkmıştır: Bu da tasarım ya da daha genel söylenirse bilgi oluşumudur . Bu şekilde bilme ilişkisi de üç öğeli biri lişki olmaktadır: Özne-bilgi oluşumu-nesne. Bilmenin nesneyi her kavrayışıyla, bilgi oluşumunda içeriksel bir artış olur. Böylece nesne kavramı da kökten değişir. Artık nesne yalnız bilinenle sınırlandırılamaz, bilinmeyene de uzanır. Bu ise nesnenin bilinmesine, hatta kendisinin bilinebilirliğinin sınırlarına karşı da
En uç tez olan düşünmedeki kısır döngüyle işe başlayalım. Düşünmenin kendi düşünceleri dışında bir şeyi düşünmediği, düşüncenin ise kendi düşünceleri dışında bir şeyi kavramadığı doğru mudur? Tam tersine düşünmenin, düşünceyi düşünen, onunla, kendisinden tamamen farklı olan-fakat tam da bu nedenle, düşünceyle asıl kastedilen şey olan- bir nesneyi düşündüğü, yani düşünmenin çifte yönelimli olduğu doğru değil midir?  Aslında kimse düşünmek için düşünmez. Bu, verimsiz bir düşünme olurdu. Aksine, düşünce hep başka bir şeye ilişkindir. Bu başka şey de var olandır. En azından, eğer düşünmek yalnız bir düşünce oyunu, hayal kurma veya fantazi değil de, gerçek, yaşamla bağı kurulmuş, arayan ve bulan bir düşünme ise, bu böyledir. Ve yalnız bunun üzerine konuşulması gerekir. Düşünmedeki kısır döngü bu temel fenomeni görmezlikten gelir. Bunun nedeni ise görülemeyen bir çift-anlamlılıktır. Genel olarak" ... düşünceyi düşünüyorum" diyoruz, ama aynı zamanda " ... şeyleri (olgu durumunu, sonucu) de düşünüyorum" diyoruz. Şeyi nasılsa öyle düşündüğüm zaman, düşünce içerikle çakışır, o zaman da düşünce ve şey, içerik bakımından birbirlerinden ayrılamazlar, ama varlık tarzları açısından temeldeki farklılıkları sürmektedir. Çünkü düşünce yalnız zihindedir; şey ise düşünülmeden önce olduğu gibi, [düşünüldükten] sonrada zihnin dışındadır. Düşüncedeki kısır döngü bunu fark etmez; şey düşünüldüğünde, onun yalnız düşünce olduğu sanılır. Bununla da hakiki düşünmenin anlamını ortadan kaldırır ve geriye kalan boş düşünce oyunundan başka bir şey değildir. Sorun düşünmenin, düşünceyi daha yönelimde nasıl aştığı ve şeye nasıl ulaştığıdır. Bu sorun ancak daha geniş bir sorun bağlamı içinde çözülebilir, çünkü bilinci aşan yalnızca düşünme değildir; çok daha temel olan, yaşamda çok daha derin ve kök