Yılanların Öcü, köyü masal gibi anlatan bir roman değil; köyün içindeki adaletsizliği, suskunluğu ve korkuyu yüzümüze çarpan sert bir metindir. Fakir Baykurt, bu romanda kötülüğü olağanüstü karakterlere değil, sıradan insanlara yükler. Asıl rahatsız edici olan da budur.
Roman boyunca açıkça görülür ki mesele sadece bir ev meselesi değildir. Irazca’nın evinin önüne yapılmak istenen yapı, haksızlığın somut hâlidir. Küçük gibi görünen bu olay büyüdükçe, köyde kimin güçlü, kimin korunmasız olduğu ortaya çıkar. Haceli ve muhtar açıkça haksızdır; fakat asıl suç, bu haksızlığı görüp sessiz kalan köylülerdedir.
Irazca karakteri benim için romanın merkezidir. Çünkü o, susmayı reddeder. Oğlu Kara Bayram’ın hapse girme ihtimali bile Irazca’yı geri adım attıramaz. Bu noktada roman, “haklı olmak yetmez” gerçeğini gösterir. Adalet güçlüden yana işliyorsa, doğru olan bedel öder.
Kadın karakterler özellikle çarpıcıdır. Fatma ve Hatçe, erkek şiddeti ve baskısı altında ezilir. Kaçmazlar, kurtulmazlar, değişmezler. Bu durum, romanda en sarsıcı gerçeklerden biridir. Fakir Baykurt, kadınların acısını dramatize etmez; tam tersine, bu acının ne kadar sıradanlaştığını gösterir.
Ben hâlâ buradayım.
Çünkü henüz kendim olmayı bitirmedim.
Ölmek istemiyorum!
Sadece bana ait olmayan bir hayatı sürdürmek istemiyorum!
Veronika gerçekten ölmek mi istedi?
Bir padişahın ardında bıraktıklarıyla değil, nasıl uğurlandığıyla iyi sayılması büyük bir yanılgıdır. Engereğin Gözü tam da bunu söyler. Güç, törenle; adalet, alkışla; iyilik ise merasimle ölçülmez. Kötülükler yaşanmışsa, acılar birikmişse, korku ve suskunluk hüküm sürmüşse; cenazenin kalabalığı gerçeği değiştirmez.
İnsanlar bazen korkudan, bazen alışkanlıktan, bazen de “devlet”e duydukları soyut saygıdan iyi uğurlamalar yapar. Ama bu, iyiliğin kanıtı değildir. Güçlünün ardından sessizlikle yürüyenler, onun iyi olduğuna değil, güçlü olduğuna tanıklık eder. Engereğin gözü soğuktur; bakışı sabittir. O bakış altında yapılan iyilik gösterileri, kötülüklerin üstünü örten ince bir tül gibidir.
Gerçek iyilik, ölümden sonra düzenlenen törenlerde değil; yaşarken kurulan adalette, korunmuş insan onurunda, korkusuz sözlerde ortaya çıkar. Bir padişah, bütün kötülüklerine rağmen “iyi” gibi uğurlanıyorsa, bu onun iyiliğini değil, toplumun korkuyla terbiye edilmiş hafızasını anlatır. Güç geçer, tören biter; geriye sadece hakikat kalır.
Engereğin GözüZülfü Livaneli · Doğan Kitap · 201924,7bin okunma
Hüseyin Rahmi Gürpınar ın Cadı romanında iki kadın, adeta insan ruhunun karanlık taraflarını temsil eder; arzunun, kıskançlığın ve gücün sınandığı bir aynadırlar. Erkek karakterin çöküşü ise, bireyin kendi zaaflarına yenilmesinin, dış etkenlerden çok içsel zayıflığın trajik bir tezahürüdür. Kadınlar yalnızca bu çöküşün aynadaki yansımasıdır
Toplumsal rollerin, eşitsizliğin, sabrın ve isyanın öyküsüdür.
Rahel’in Tanrı’ya bakışı, bir aynadır:
O aynada hem annelik hem eksiklik hem de içsel tanrısallık saklıdır.