Düşünmek artık kendiliğinden yapılan bir şey değil. Düşünmek için araçlara gereksinimimiz var. Hapsolduğumuz yerden kurtulabilmemiz için araçlara gereksinimimiz var. Bugün insanların hepsi de, hepimiz, yaşadığımız hayatlardan rahatsızız, bu dünyadan rahatsızız. Böyle yaşamak istemediğimizi çok iyi biliyoruz. Ama sorun araçlarımızın olmaması, araçlarımızın elimizden alınmış olması.
Anlamların boşaldığı, sözün boş bir kalıp halini aldığı dünyada boşalmamış anlamları olan sözler arayışındaki bireyin can havliyle sarf ettiği boş sözlere, edebiyat diyebilir miyiz?
Kafka'nın "Geceleyin" diye bir kısa öyküsü vardır, şöyle biter: "Ve sen uyanık durursun, nöbetçilerden birisin, yanı başındaki çalı çırpı yığınından aldığın yanan bir odun parçasını sallayarak sana en yakın kişiyi bulursun. Neden uyanıksın? Birinin uyumaması gerekiyor işte. Birinin nöbette beklemesi gerekiyor."
Sınıfsız toplumda da birinin uyumaması gerekecek, birinin nöbette beklemesi gerekecek. Aksi, insana, insanın biricikliğine olan inancımızı yitirmek demek olur.
Öte yandan şu soruyu da sormadan edemiyorum. Kendisiyle aynı koşullara tabi başkalarından nerede ayrılıyor sanatçı denen varlık? Nasıl yaşamalıyım sorusu üzerine düşündüğü ve buna verdiği yanıtı hiçbir işe yaramayan bir form olarak kurguladığı için mi ayrılıyor? Anlamın işlevlere gömüldüğü, insanların ancak işlevli bir şeyler yapıp ettiğinde kendisini işe yarar ve anlamlı hissettiği dünyada işlevsiz bir uğraşa zamanını verdiği için mi? Hele ki verilen bu zamanın maddi bir karşılığı pek yoksa. Dünyayı değiştirmeye çalışanların yanında olmamak mıdır bu işlevsiz uğraş?
Geleceğin belirsizliği, ufkun kapalı oluşu sadece sanatçıyı değil, gezegendeki herkesi tedirgin ediyor. Geçmişte kök salmanın ve geleceğe uzanmanın, beklentilere girmenin, umut etmenin giderek imkânsızlaştığı bir çağda yaşıyoruz, dolayısıyla köklerimizden söküldüğümüz gibi, esecek rüzgârın bizi nereye savuracağı da hayli belirsiz.