Henüz sabahın ilk saatlerine gelmeden gözlerini uykudan ayırmak... Gecenin sessizliği henüz bozulmamış, doğa uyanmaya yeni yeni hazırlanıyor. Horozların ve kuşların sesleri, bu derin sessizlik içinde daha belirgin, daha çıplak… Sanki sabahın habercisi gibi, adeta doğanın kendi alarmı. Şehir henüz uyanmamış, insanlar yollara dökülmemiş, taşıtların gürültüsü yükselmemişken, doğa tüm sadeliğiyle kendini hissettiriyor. İşte tam da bu yüzden, insan bu anlarda beş duyusuna sahip olduğu için şükrediyor.
Dışarıdan gelen o hafif rüzgârın tenine dokunuşu… Ne üşütüyor ne de serinletiyor, sadece varlığını hatırlatıyor. Perdelerin hafifçe dalgalanması, havanın kokusunun odana sinsice süzülmesi… Eğer biraz dikkat kesilirsen, duyularının ne kadar hassas olduğunu fark ediyorsun. Tentene düşen küçük, ürkek yağmur damlaları… İlkbaharın ya da sonbaharın habercisi gibi, sessizce gelip geçiyor. Gökyüzü ise bambaşka bir sahne sunuyor sana. Önce zifiri siyah, sonra koyu lacivert… Derken ufuk çizgisinde belli belirsiz bir mavilik belirmeye başlıyor. O an anlıyorsun ki gece, gündüze devrediyor yerini. Zamana tanıklık etmek ne büyük bir ayrıcalık…
Ve sonra kokular beliriyor havada. Taşıtlar henüz yoğunluk oluşturmadığı için, toprağın o kendine has kokusu duyulabiliyor. Bazen hafif bir çiçek kokusu da karışıyor içine, belki bir yerlerde açmış olan bir ağacın çiçeklerinden gelen… Bir şehirde yaşıyor olsan bile, bu sabahın ilk saatleri doğaya en yakın hissettiğin anlar oluyor. Gürültünün, kalabalığın, koşturmacanın henüz başlamadığı bu vakitlerde, dünya daha samimi, daha insancıl geliyor insana.
Ve işte o an, elindeki kahveyi yudumluyorsun. Henüz yeni uyanmış bedenine aktardığın o ilk yudum… Acılığı dilinde yayılırken, sıcaklığı içini ısıtıyor. Uyanışın bir parçası hâline geliyor kahve. Zihin