Birbirine tesadüfen değil,
çaresizlikle değil…
Derin bir bağlılıkla tutunmuş iki insan.
Paris’in arka sokaklarında, bir zamanlar bedenini satarak ayakta kalmaya çalışan ve artık geçimini hayat kadınlarının çocuklarına bakarak sağlayan yaşlı bir kadın: Madam Rosa.
Ve sevgiye, korunmaya, hayata tutunmaya aç küçücük bir çocuk: Momo.Biri geçmişin karanlığından, Yahudi soykırımından, canını kurtarmış;
diğeri ise geleceğe dair hiçbir sözü olmayan bir çocuk.Ama aralarındaki şey ne geçmiş, ne gelecek…Sadece şimdinin, birlikte yaşamanın, birlikte düşmenin ve birlikte ayağa kalkmanın hikâyesi, en çok da katıksız sevginin.Émile Ajar, bu sansasyonel romanında belki de bize en çok şunu söylüyor:
“Bazen en çok yoksun kalanlar, sevgiyi en derin hâliyle bilenlerdir.”Ve bunu yaparken de büyük anlatılara ya da süslü cümlelere hiç ihtiyaç duymuyor.
Çünkü kitap zaten başlıbaşına bir yara gibi; sarılmak istenen ama unutulmak istenmeyen bir yara.
DÜŞÜNÜYORUM:“Onca Yoksulluk Varken”
Kalbin bu kadar büyük olabilir mi?“Onca Yoksulluk Varken”
Bu kadar sevgi, bağlılık ve sadakat mümkün olabilir mi?“Onca Yoksulluk Varken”
Birbirine tutunarak ayakta kalabilmenin gerçekten bir yolu var mı?Küçük Momo’nun gözünden, en yalın ve en dokunaklı hâliyle hikaye dahil olunca “varmış”diyorum, “Onca Yoksulluk Varken” bunca sevgi yaşanabilirmiş.Ve kitap, yalnızca bir cümleyle kalbimde yankılanarak sona eriyor:“Sevmeyi bilmek gerek… sevmeyi bilmek..”