Bir coğrafyada doğmak sadece bir başlangıç değildir; insanın kaderine yazılmış görünmez bir çizgidir. Acılar, savaşlar, yoksunluklar insanın ruhuna işler ve onu başka birine dönüştürür. Bazen insanın kişiliğini yaşadıkları değil, doğduğu yer belirler.
Babaya Mektup benim için kolay okunan ama kolay sindirilen bir kitap olmadı. Okurken sık sık durup düşündüm. Baba ile kurulamamış bir yakınlık, söylenememiş sözler ve içte biriken kırgınlıklar kitap boyunca hissediliyor.
Yazar babasını ne tamamen suçluyor ne de onu yüceltmeye çalışıyor. Daha çok anlamaya çalışıyor. Bu da kitabı samimi kılıyor. Anlatım çok sade, süslü cümleler yok. Bu sadelik bazen metni daha etkileyici yapıyor, bazen de bazı duyguların biraz yüzeyde kaldığını düşündürüyor. Ama belki de hayatın kendisi gibi; her şey net değil, her şey tamamlanmış değil.
Yer yer tekrarlar var ama bunu rahatsız edici bulmadım. Aksine, insanın içinde dönüp duran aynı düşüncelerin kağıda dökülmüş hali gibi geldi.
Babaya Mektup, büyük cümleler kurmuyor ama bıraktığı etki uzun sürüyor. Sessiz, kırık ve gerçek bir anlatı.
Evlenmek, bir aile kurmak, doğmak isteyen bütün çocukları kabullenmek, bu güvenilmez dünyada onları var etmek ve hatta biraz da yol göstermek benim inancıma göre bir insanın ulaşabileceği en yüksek noktadır.