“Elena zamanın bir değişkeni haline gelmişti; varlığı zamanı hızlandırıyor, yokluğu yavaşlatıyordu -aşkın ve dostluğun tanımı tam da bu değil midir zaten? “
“….. evinin kapısını açtığında onun kim olduğunu, daha doğrusu neden böyle biri olduğunu anladım; evde binlerce kitap, antika bir piyano, duvarlarda tabloların reprodüksiyonları vardı. Yerler halı kaplıydı, ev koltuklarla doluydu, her eşya okumaya ve düşünmeye davet ediyor gibiydi, sanki Elena‘yı yaratan şey evinin mimarisiydi; dahası, içeri girer girmez bedeni dönüşmüş, mekânın bir bileşeni haline gelmişti, sanki bedeni artık onu çevreleyen kitapların ve sanat eserlerinin bir uzantısıydı, hareketlerini ve tonlamalarını belirleyen onlardı.”
“Olan şey, Elena gibi olmak istememdi, hem de derhal. Onun hayatına sahip olmak ve onun aracılığıyla keşfettiğim bu evrende yer almak istiyordum, artık sanata karşı daha duyarlı ya da diğerlerinden daha zeki olduğum için ya da o hayata herkesten daha yazgılı olduğum için değil, içinde kendi yerimi alabileceğim bir hayatın varlığına şahit olduğum için. Senin sahip olmak istediğin oğul olamamış, kasabanın beklentilerini karşılayamamış, Romain‘i hayal kırıklığına uğratmış, her yerde başarısız olmuştum ve benimki gibi bir bedenin ve hikâyenin mümkün olduğu bir hayat türü bulmalıydım, hepsi bu.”