Düşünüyorum da ... Ne benzersiz sürprizler saklıyor bize hayat. Adaletin merhametsiz bir kaidesi var; bizim irademizden bağımsız, hatta bizim aksimize ve bazen bizzat kendi elimizle işliyor.
Kadın ona baktı. Bakıştılar. Kadın kadını anladı, kadın kadını hissetti, kadın kadını sezdi. Zilha, Mesude'nin elini tuttu, hafifçe sıktı, gözleriyle tamam işareti yaptı, sonra o eli yine bebeğin başına götürdü. Odadaki diğer kadınlar bu sessiz töreni izliyorlardı. Dışarıdan gelen kömür kokusu, odadaki kirli çamaşır, kirli giysi kokusuna karışıyordu. İki kadın tek kelime edemeden her şeyi konuşmuşlardı. Emanet edenle emanet edilen arasında, iki ana olarak derin bir bağ kurulmuş, sözler verilmiş, yeminler edilmişti.
Köylüler, denizlerinin yavaş yavaş ölümünü izlemekten başka bir yapamıyorlardı. Üstüne bir de uzaklardan yabancı balıklar gelmişti. Yabancı insanlarla yabancı balıklar birbirine benziyordu. Hepsi yıkıcı, yok ediciydi.
Ninelerden dedelerden beri kendi başına yaşayan köylerinde denizin, dağın, ormanın kime ait olduğunu hiç düşünmemişlerdi. Başlarını soktukları küçük evler, bahçeler sahipliydi ama bunun ötesi Tanrı'ya aitti. Hiç doğanın, havanın suyun sahibi olur muydu? Meğerse varmış. Köylerinin karadan, denizden, havadan saldırı altında olduğunu, hem de hepsinin bir anda gerçekleştiğini görmek de varmış kaderlerinde.