Neşesizlik de tembellik gibi bir şeydir. Çünkü o da bir çeşit tembelliktir. Böyle üstümüze tembellik çöktüğü vakit, azıcık zorlanıp kendimize bir iş bulduk mu kolayca çalışmaya ve çalışmakta gerçekten bir zevk bulmaya elimiz gücümüz yeter.
Hayatın mihneti çok, zevki az olduğunu söyler dururuz, haklı mıyız? Bana öyle geliyor ki şikâyetlerimizin çoğu haksızdır. Tanrı’nın lütfuna, ihsanına karşı yüreğimizi açık tutsak, onları takdir edip halimize şükretsek, başımıza bir felaket geldiği vakit ona da tahammül edecek kuvveti kendimizde bulurduk.
“Eğer beyinlerimiz, anlaşılabilecek kadar basit olsaydı, bizler onu anlayacak kadar akıllı olamazdık.”
Evren onu şimdiye kadar düşlemiş olduğumuzdan nasıl daha büyükse, bizlerde iç gözlem yoluyla hissettiğimizden daha büyük varlığız. Şu sıralarda iç uzayın enginliğine ilk bakışlarımızı atmaktayız. Bu içsel, gizli ve yakın evrenin kendi hedeflerini, kendi gerekliliklerini ve kendi mantığını dayattığını görüyoruz. Beyin, kendimize yabancı hissettiğimiz, tuhaf bir organ olsa da, ayrıntılı devre örüntüleri içsel yaşantımızın manzarasına biçim verebiliyor. Ne inanılmaz, ne şaşırtıcı bir şaheserdir beyin. Ve bizler de ne şanslıyız ki, dikkatimizi ona yoğunlaştırmamıza olanak sağlayan teknoloji ve iradeye sahip bir neslin üyeleriyiz. Evrende keşfetmiş olduğumuz en harikulade bir şey bu: Beynimiz, yani ta kendimiz.