Tolstoy'un beş hikayesinden derlenen bir kitap. Çok sade bir dille yazılmasına rağmen hikayeler gayet çarpıcı. Bir atın çileli hayatının anlatıldığı "Holstomer" ile, ölümün canlı olan her şeyle ayırt etmeksizin randevulaştığını vurguladığı "Üç Ölüm" öyküleri öne çıkıyor.
Tabi diğer üç hikayesi de güzel, hikayeleri bir bütün olarak değerlendirdiğim de ise Tolstoy'un çok hassas kalpli, vicdanlı, empati yetisi çok gelişmiş bir insan olduğu sonucuna varmamak elde değil. Her bir hikayesi nasihatlerle dolu. Dışlanmışlık, bağlılık, aşk, çaresizlik, hüzün, ölüm temaları üzerine insanı düşündüren güzel, atlara bambaşka göz ile bakmaya başlamama sebep olan sarsıcı bir yapıt oldu.
Kitaba başlarken sıradan bir kadının, sıradan günlük yaşantısından bir kesit okuyacağımı ve bunda ne gibi bir enteresanlık olabileceğini düşündüm. Açıkçası kitabın ilk sayfalarında da böyle düşünmeye devam ettim ama kısa süre sonra gerçek ortaya çıktı. Kitapta çok yoğun ve hayran bırakacak bir üslupla tutku teması işleniyor. Okurken açıkçası Zweig bu kitabın adına neden "tutku" koymamış demekten kendimi alamadım.
Kitapta tutkunun baş döndüren girdabına kapılan bir kadının ansızın herşeyden vazgeçmesi, gerçeklikten kopuşu anlatılıyor. İnsan duygusal bir varlık olduğu için davranışlarına her zaman mantık çerçevesinde karar vermez. Yaşadığı anlık duygusal yoğunluklar yaşamına keskin yönler verebilir ve bu çoğu zamanda pişmanlık ile sonuçlanır.
Ruhsal gerilimlerin dışa yansıması ancak bu kadar estetik ve etkileyici anlatılır. İç dünyamızda yaşadığımız her hangi bir duygunun vücut diliyle dışa vurması ancak bu kadar güzel betimlenebilir. Bir erkeğin gözünden bir kadının iç dünyası ancak bu kadar içselleştirilir. Zweig bunu şaşkınlık ve hayranlık veren bir biçimde yapıyor.