Ölüm denilen en soğuk ama en kaçınılmaz gerçeği, bir idam mahkumunun ruh haline sokarak anbean insanın iliklerine işleyen, göz önüne seren dehşet verici bir hümanizm kitabı. İnfazı beklemenin verdiği azap infazın kendisinden daha kötüdür. Korku ve kaygı insanı yiyip bitiren öğütücü gibidir ve hükmü kesinleşmiş bir idam mahkumunun, infaz anını beklerken yaşadığı bu bunalım dakikaları aslında verilen cezanın çok üstünde bir psikolojik eziyet ve haksız bir uygulamadır. Tarihin en dehşet verici idam şekillerinden birisi olan Giyotin ile idam, geçmişte insanlar için adeta bir eğlenceye, meydanlarda güzel vakit geçirme aktivitesine dönüşmüş.
.
Yazar, kitabın öndeyisinde en az romanın kendisi kadar etkileyici bir içeriğe sahip yazıyı kağıda aktarmış. İdam cezası yerine insanınların bilinçlendirilmesi ve ıslah edilmesi gerektiğini, müebbet cezanın uygun olacağına değinmiş. Fakat düşünüyorum da; iğrenç bir tecavüzcü katil, vahşice insan canına kıyan psikopat, insanlara korku salan memleket düşmanı bir terörist idamı hakediyor. İdam konusuna yaklaşım toplumdan topluma değişen, değer yargıları ile ilişkisi oldukça yoğun olan bir konu. Basit bir hırsız, dolandırıcı yada siyasi bir suçlu idam edilmemeli tabiki fakat yukarıda bahsettiğim insanlık düşmanı mahkumları eminim ne ailesi ne çevresi sahiplenmeyecektir. Bu tür insanların nefes alması bile züldür. Savaş anında düşmanını yok etmek isteyen bir asker gibi toplumdan ayıklayıp yok edilmesi gereken mikroptur bu türler. Böyle bir suçluya müebbet hapis vermek kesinlikle vicdan yaralayan bir karar olur benim için.
.
"Ben hasta bir adamım"... Kitap bu çarpıcı cümleyle başlıyor ve ilk bölüm boyunca karakterin yakınmalarına, yer yer hezeyanlarına, hayata bakış perspektifine ait müthiş bir monolog size eşlik ediyor. Belli ki Rus toplumunda yaşanan sosyolojik değişimlerin etkisiyle içe kapanmak zorunda kalan, insanlarla münasebet kurmaktan korkan, yanlış bir hareketi veya sözü nedeniyle kendisiyle alay edilmesinden ürken bir adamın notları bunlar. Açıkçası 19. yüzyılda yaşamak istemezdim, çünkü sanayi devrimi ile başlayan makineleşme, insan emeğine olan ihtiyacın azalması, kırsal yaşantı düzeninin bozulup şehirlere kontrolsüz göçün çoğalması ile büyük ve hızlı toplumsal dönüşümler insanları yalnızlaştırıp, duyarsızlaştırmışa benziyor. Gerçi aynı şartların farklı versiyonlar halinde günümüzde de olduğunu düşünüyorum. Baş döndürücü hale gelen teknolojik ve sosyal değişimlere ayak uyduramaz olduk. Kuşak çatışmalarında makas giderek daralıyor. Hiçbir şey yerinde durmuyor. Her an, her şey kendini güncellerken bu değişime ayak uydurmak için sürekli takipte olmak lazım. Durduğunuz an geride kalıyorsunuz ve yeraltı hayatınız başlıyor. Bu hayatı sürmek bir tercih değil, büyük bir dayatma bence, hatta zorbalık. Bu kadar hızlı ve durmadan devam eden değişimlere ayak uydurmak insanların ruh sağlığını bozduğu gibi hayatlarını da çekilmez kılıyor. Modern hayatın gereksinimlerini karşılamak için daha fazla çalışmak daha fazla harcamak ve sistemin dişlileri sizi öğütüp tükürene kadar durmadan dönüşmek zorundasınız. Şuan kendimi yeraltı adamı gibi hissettim. Kendini özgür zanneden ama aslında emeği, ruhu, bedeni sömürülen bir köle. Ne zaman köle olmaktan kendimizi kurtarıp yer altından bu bilinçle çıkacak olursak; eminim insanların küçümser bakışlarına, kötücül davranışlarına maruz kalacağız.