Ne kadar acınası olsa da her zaman yaptığım bir şeydi insanlara dair hep en iyisine inanmak. Kendimi biliyordum. Bazen, hatta sık sık duygusuz ve acımasız bir sürtük gibi davranabiliyordum. Çünkü bana bu erken yaşta ilk hayat dersimi veren insanlar, böyle acımasız sürtüklerdi. Ama iş arkadaşlığa gelince tüm gardımı indiriveriyordum.Bir insana, doğru insana olmasa bile güvenmek suç muydu? Sadece aşk değil; gerçek arkadaşlık da bütün kalbini açarak ve içtenlikle yaklaşmak değil miydi? Kahretsin,bu benim en büyük zaaflarımdan biriydi işte.Umutsuzca,düşmanı değil arkadaşı,savaşı değil barışı arzulamak.
Zaman çoğu şeyi değiştirmişti artık. Olgunlaşmış mıydık? Hayır, başımıza bir şeyler gelmişti ama hala çocuktuk. Acı mıydı yoksa? Keder? Bu yorgunluktu. Yol almadan yürümenin verdiği tatminsiz yorgunluk
Kendimi yargılanacağım için hep en mantıklı olanları düşünmeye ittiğimi bir kez daha fark ettim sanki başkaları beni izlemese dahi ben onlar için tepkilerimi düzenliyorum kötü olanları ayıklıyor ve onları bir kutuya saklıyordum Bir de isimleri oluyordu karanlık şeyler...