Edebiyat öğretmeni sınıfta önce "fena fil-lah"ı, ardından da "fena filaşk"ı anlatmıştı. Bir öğrenci ders çıkışında yolunu kesti ve edebiyatçılar ile sufilerin fena filaşkı (aşkta yok olma) nasıl anladıklarını sordu. Öğretmen izaha çalıştı:
"Hani bir şey seni çarpar, mest olursun da o mestlik anı hep sürsün istersin ya; hani bir an gelir, başka anlardan farklı hissedersin ve Allah seni kudretinden bir tecelli ile ser-hoş eder de başka her şeyi boş verirsin ya; hani acıkma, susama, yorulma falan hissetmediğin bir dönem olur da kendini aşmış hissedersin ya, işte öyle say. Mansur'u düşün!"
Öğrenci ikinci soruyu sordu:
"Peki o hâlde hocam, kişi nasıl bir süreçten geçerek aşkta fena bulur?"
Öğretmen ayak üstü bunu izahın zor olduğunu biliyordu. "Gel bakalım," dedi, "odamda bir kitap var. Ahmed Gazzali'nin. Türkçe'de Aşkın Hâlleri adıyla yayımlanan önemli bir eseri.
Zannederim bú sorunun cevabını o bulmuş."
Okudular:
"Maşük âşıka şöyle dedi: 'Gel kendini ben kıl. Eğer ben kendimi sen kılarsam o zaman maşük ihtiyaç içinde olur; ama eğer sen ben olacak olursan bu durumda artış mâşukta ger-çekleşir, böylece her şey mâşuk olur, âşık değil; her şey nâz (kendine yeterlilik) olur, niyâz de-ğil; her şey hazır ve mevcut olur, ihtiyaç değil; hep zenginlik olur, fakirlik değil; her şey çare olur, çaresizlik değil."
Çocuk şaşırmış gibiydi, öğretmen açıklama ihtiyacı duydu:
"Sevdiğin kızı düşün ve kendini merkeze koyup ben demektense, onu merkeze alıp sen demeyi dene. Fena fillaha eremezsin ama fena filaşkı anlar, mutluluğu da yakalamış olursun."