John Locke ‘tabula rasa’ önermesinde zihnin boş bir levha olduğunu ve bilginin doğuştan var olmadığını, deneyimlerle kazanıldığını iddia eder. Bir bakıma kaderciliğe karşı çıkar.
Martin Eden, deneyimleri ve okuduklarıyla boş olan zihnini doldurmaya çalışır. Locke’un bahsettiği gibi sıfırdan bir boşluk değil fakat kendi kültüründeki, aklındaki boş levhayı her gün yeni bir bilgiyle doldurur.
Başlangıçtaki yabaniliği ve cahilliğiyle yoğrulup şekil verilmeye hazır bir hamur gibidir. Hızlı öğrenme ve yorumlamasıyla çırak yazarlıktan nasıl bir ‘rafine’ yazar olduğunu heyecanla okuyoruz.
Kitap Jack London’ın hayatına paralel, yani yarı otobiyografisi şeklinde yazılmış. Eğer J. London; Martin’in yarısı kadar hırslı, kendine inanan ve zeki bir insan ise başarısı kaçınılmazmış. Yazarlık yolunda düşüşleri çıkışları ile harika bir hikaye.
-Spoiler-
Hikayenin aklımdan çıkmayan bir noktası var. Martin zamanında birçok hikaye, şiir, deneme yazıyor. Fakat bütün dergilerden ret cevabı alıyor. Daha sonra şansı dönüyor ve elinde olan -eskiden yazdığı ama geri çevrilen- her şeyi isteyip para teklif ediyorlar. Neticede açlık, sefalet ve uykusuzluk çektiği dönemler geride kalıyor. İsmi duyulup, para da kazanınca herkes yemek davetinde bulunup kendisiyle konuşmak istiyor. İşte o zaman Martin’in beni etkileyen o isyanını okuyoruz: “Ben bunları daha önce yazdım. O zamanlar açtım. Neden ben açken doyurmadınız beni?”
-Spoiler-