Ayaklı bir tarih gibi Mina Urgan. Yazdıkları öğretici, eğitici, sorgulayıcı-sorgulatıcı, düşündürücü ve kaliteli metinler.
Hem çok donanımlı bir profesörün sanatçı ve yazarlardan oluşan çevresini, kendi gençliğini, çocukluğunu, üniversite ve siyasi hayatını bir kurgu roman gibi tatlı tatlı okuyoruz; hem de döneminin eğitim, tarih, sanat alanlarındaki gidişatına ve gelişmelerine tanık oluyoruz.
Çok tanıdığım yok ama şimdilik en sevdiğim dinozor Sayın Urgan.
Kitabın arka kapağı konu ile ilgili bilmeniz gereken temel şeyleri anlatıyor. Spoiler vermeden hissettiklerimi yazabilirim ancak.
Bir kitabın bu kadar duygusal karmaşa yaratabileceğini düşünmemiştim hiç. Ana karakter Joseph’in olduğundan çok farklı hale dönüşen tutumları karakter gelişimi açısından oldukça enteresan.
Evine gelen kimsesiz çocuğa beslediği merhamet saf kötülüğe dönüşüyor ama bu süreç böyle olmayabilirdi. Yani bir çok seçenek varken kendi kendini zora sokmak anlamsız ama bir o kadar da insan doğasına uygun. “Bir çocuk bu, yazık, destek olmakla iyi yaptı.” diyorum. Ama iflah olmaz bilinçli bir kötü olduğunu gördükten sonra kimse evinde böyle bir insanı tutmak istemezken Joseph’in gönderememesi, sünepe halleri, çocuktan korkması çok sinir bozucu.
Çok karmaşık duygular içerisindeyim. Sinir olduğum, ben böyle yapmam asla dediğim çok şey var kitapta. Derdimi tam anlatıp anlatamadığımdan da emin değilim.
Dili, akıcılığı, anlatım tarzı ve biraz felsefe karıştırılarak aktarılan olay örgüsü çok şahane.
Çok fazla yorum ve inceleme var. Ama kitabı alıp okuyun derim. Bir milyon inceleme varsa bile hepsi değişik ve eminim sizinki bir milyon birinci farklı bir yorum olacaktır. :)
Son zamanlarda okuduğum en iyi öykü kitaplarından oldu kendisi ve çok gelişigüzel, “aa listemde de varmış” diyerek başladığım bir kitaptı.
Aylin Balboa dili çok değişik; çok basit hisleri çok yoğun hissettirecek şekilde yazmış.
Şu hikayesi/hikayeleri iyi diye ayıramıyorum çünkü o kadar güzel bir anlatım dili var ki… Aralara serpiştirdiği Tımarhane Notları hikayeleri muhteşem. Tek başına bir kitap olabilirmiş.
Bir yazarın külliyatına girmek isteyeceğiniz kadar güzel okumalarınız olur ya, siz de bilirsiniz, öyle bir duygu bıraktı bende. Ne kadar yazmışlığı vardır bilmem ama yazsa da okusam hissiyatındayım.
Harika bir anlatım. Oleg’in hayatının bir bölümüne baktığım ve kendimden çok şey bulduğum bir hikaye. Çizimler naif ve kaliteli. Hayatın yansıması, ilişkinin bizdenliği çok güzel.
Üçlemenin son kitabı da bitince genel bir yorum yazmak istedim. Çocukluk-Gençlik-Bağımlılık üçlemesi Tov Ditlevsen’in otobiyografik romanı ve bana kalırsa okuması ne kadar can sıkıcıysa yaşaması da o kadar zor olmuştur.
İlk kitapta işçi sınıfı bir ailenin çocuğu olarak yetiştiği evden, ailesinden bahsediyor. İkinci kitabı Gençlik’te şiir tutkusunu, kendisini keşfetmesini ve ilişkilerini okuyoruz. Son kitap Bağımlılık ise rahatsız edici. Sürekli evlenme arzusu var ve 4 kere evlenmiş. ‘Bir erkek olmalı hayatımda’ gibi bir fikri olduğunu düşündürdü bana. Üçüncü kocasının da katkısıyla (kendi suçu da oldukça fazla) madde bağımlısı oluyor. İlişkilerinde asla sadık değil ve bu sadakatsizlik çocukları olmasına rağmen değişmiyor. Üstelik sadakat dediğim şeyin büyüklük sırası madde-yazma arzusu-kocaları-çocukları şeklinde. Enteresan bir öncelik sırası var. Her şeyi çok genç yaşında yaşamasını ve cahilliğini göz önüne alarak yaptıklarını bir nevi anlamak istiyorum ama olmuyor. Yaşamını da intihar ederek sonlandırması, kendisinin de hayatını anlamadığını gösteriyor aslında.
Zor bir hayatı, içine yerleşemediği bir ailesi ve ne istediğinden emin olamadığı bir gençliği var yazarın. Yazma arzusu için desteklenseydi daha farklı bir hayatı olabilirdi, intihar etmek bir seçenek olmazdı diye düşünmeden edemiyorum.