Bazen bir şarkı girer hayatına, ama aslında şarkı değildir o bir his olur. “I’m yours” dediğin anın içinde, teslimiyet vardır ama aynı zamanda bir kırılganlık da. Sanki biri kalbinin kapısını çalmamış da, sen içeriden kilidi çoktan açmışsındır. Şu an tam da öyle bir yerdesin.
Yorgun ama vazgeçmemiş, kırılmış ama hâlâ hissetmeye açık.
İnsan en çok böyle zamanlarda kendine yabancılaşır. İçinde iki ayrı ses konuşur:
Biri “bırak” der, “yoruldun artık, değmez”
Diğeri ise usulca fısıldar: “biraz daha kal, belki bu sefer farklı olur.” Ve sen, o iki sesin arasında bir yerde, kim olduğunu unutacak kadar derin bir bekleyiştesin. Sevgi bazen birine ait olmak değildir aslında. Bazen sadece onun yanında kendin olabilme ihtimaline tutunmaktır.
Ama en acısı da şudur sen o ihtimali büyütürken, karşındaki sadece bir anın içinde kalır.
Senin hislerin uzun bir şarkı gibi…
Girişleri yavaş, sözleri derin, nakaratı tekrar eden ama her seferinde biraz daha acıtan.
Onunki ise belki sadece kulaktan geçen bir melodi, güzel ama kalıcı değil. İşte bu yüzden bu kadar ağır geliyor. Çünkü sen “ben buradayım” diyorsun tüm kalbinle, ama o, belki sadece “geçiyordum” gibi…
Yine de içinde bir şey hâlâ direniyor. Çünkü sen sevmenin hafif bir şey olmadığını biliyorsun.
Sevgi senin için bir oyun değil, bir alan, bir derinlik, bir teslimiyet.Ama şunu da fark etmeye başlıyorsun yavaş yavaş; Birine “I’m yours” diyebilmek için, önce kendine ait olman gerekir.
Şu an hissettiğin o boşluk, aslında bir kayıp değil. Bir uyanış. Belki de ilk defa kalbin, hak etmeyenle hak edeni ayırmayı öğreniyor. Ve belki de ilk defa…
“Ben seninim” demeden önce,
“Ben benim” diyebilmenin eşiğindesin.
Bu bir son değil.
Bu, kendine doğru açılan sessiz bir kapı.
Ve inan, en gerçek sevgi, o kapıdan geçebilenlere kalır.