❝Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş olmuştu.❞
Sade belki ama basit değil, gündelik hayat belki ama sıradan değil. Bu mektuplar dizisi bir yazarın arka bahçesine girmiş gibi. Mektup bir devrin en kokulu, en sadık ve en güzel iletişim şeklidir bana göre. Mektup insana beklemenin güzelliğini, beklerken büyüyen duyguları resmeder. Bu kitap da bunun en nahif örneklerinden biri. Yazarın en güçsüz, en güçlü yönlerini, maddi ve manevi sıkıntılarını öğrenirken sanki Sabahattin Ali oturmuş yazıyor, ben de onu izliyormuşum gibi hissettim. Genç Sabahattin Ali, nişanlı Sabahattin Ali, aşık Sabahattin Ali, baba Sabahattin Ali, mahpus Sabahattin Ali, parasız Sabahattin Ali, edebiyat tutkunu Sabahattin Ali, kısacası tüm Sabahattin Ali leri görmek isteyenler mektuplara buyursun…
Hani Kürk Mantolu Madonna da yazar, “Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu, benim de bir ruhum bulunduğunu öğrettin.” der ya, işte bu mektuplar da tam ordan başlıyor. Sabahattin Ali nin Aliye hanımla tanışması ile. Büyük bir aşkla başlamıyor ilişkileri fakat kısa sürede yazarın kendi deyimiyle Aliye hanım, Onun yarım kalan tarafını ikmal ediyor . Ve “çılgınlar gibi sevmeye başladığını” hissediyor yazar. Öyle de oluyor zamanla.
Sabahattin Ali nin türlü sebeplerle (askerlik, iş, cezaevi) Aliye hanımdan uzak kalışı aşklarını alevlendiriyor ve evliliklerinden kısa süre sonra, kızları Filiz dünyaya geliyor. Yazar Filiz’in doğumundan sonra daha pamuk gibi bir adama dönüşüyor. Kızı Filiz’in hasta olduğu dönemlerdeki mektuplarda “ateşinin kaç derece olduğunu” mektuplarda yazmasını eşine tembih etmesi öyle güzel ki…
Kitabın büyük bölümünde yazar maddi yönden sıkıntılar çektiğini ve bunu eşiyle nasıl aştıklarını kalem