İkbal'i şair olarak Goethe ile mukâyese eden Prof. Schimmel, sanatkâr olarak Goethe'yi daha kuvvetli bulduğunu, İkbal'in ise Peygamber ruhlu adam olduğunu söyler ve hemen arkasından: "Hiç kimse İkbal'in peygamber olduğunu düşünemez. Ancak Cebrail'in kanadı ona dokunmuştur." der
İman adamı Akif, şarkı tanımayan şarkıya, mensup olduğu medeniyetinin, bilip görmediği taraflarını ve gerçeklerini kendine has realist ve berrak söyleyişle anlatırken, garbı asla hor görüp yakadan atmamıştır. O kadar ki, batı dünyasının verimlerini bir materyal olarak el altında bulundurup faydalanmayı lüzumlu görmüş ve bu lüzûmu da her fırsatta kütlenin kulağına fısıldamıştır. Nitekim "Bana öyle geliyor ki, ne varsa şarkta vardır, diyenler yalnız garbı değil, şarkı da bilmiyorlar," der ve gene: "Ne varsa garpta vardır, dâvâsını ileri sürenler de, yalnız şarkı değil, garbı da tanımıyorlar" demekten çekinmemiştir.
Padişahın, Bizans'ı olsun, diğer ülkeleri olsun fetihten maksadı, beşeriyeti tevhitçi bir dünya nizamı içine alıp " Îlâ-yı kelimetullah" potası içerisinde birleştirmekti.