Küçük yaştan beri ağır bir hastalıkla imtihan olan bir çocuğun hikayesi. Kendisi de çocukken aynı hastalığı yaşamış olan Peyami Safa, zaten harika olan kalemini, tüm hissi bakiyesini de kullanarak bir üst seviyeye çıkarmış. Yazarı okurken hiçbir zaman anlatılanlar öncesinde tasarlanmış gibi gelmiyor, sanki her şey o sırada oluyor ve biz o zihnin içinde, akışa şahit oluyoruz. Hastalık, yalnızlık, korku, hastane duvarları, hastane bahçesinin akisleri, ameliyathanenin kokusu, sesi, duvarlardaki gölgeler, ismi sonradan beliren duygular. Yine müthiş, etten, kemikten gerçek bir hikaye, hissettiğim ya da hissetmediğim herhangi bir duyguyu kendi zihnimden daha iyi tanımlayan bir Peyami Safa.
Aliya İzzetbegoviç'in 1990-1995 yılları arasında yaptığı konuşmalardan oluşan kitap. Okuması biraz zorlu oldu benim için; kitapta tabiatıyla bazen bir seçim mitinginden, bazen BM genel kurulundan bir konuşma okuyorsunuz. Hepsi de güncel bir takım gelişmelere atıfla giden, bir çok farklı isim içeren, arka planı kabaca bilmenin yetmeyeceği konuşmalar. Bu içini doldurma gayreti okuma sürecini sekteye uğratsa da bir çok detaya da hakim olmanıza vesile oluyor.
Kitabın kendi yapısı haricinde Fide Yayınlarından çıkan baskısı ne yazık ki çok fazla düşük cümle ve direkt kelime çevirisinin yarattığı sunilikle dolu. Yine de her şeye rağmen yaşanılan zulme böyle canlı bir şehadet hissi beni çok etkiledi. Nasıl sürekli olarak aynı kuyulara düşüyor, tarihin verdiği derslere bu denli kayıtsız kalabiliyoruz? Sahip olma ve tahakküm hırsının, kendi zulmüne körleştirme kudreti nasıl bir zafiyettir ki dönüp dolaşıp aynı şeylere dolanıyor insanoğlu. Ve tüm erdem iddaalarımıza rağmen nasıl da geçmişin ve şimdinin acılarını bir çırpıda zamana bırakabiliyoruz. Okuduklarım kucağıma böyle yakıcı sorular bıraktı.
Ezcümle Aliya'nın büyük bir ruh, çok donanımlı bir entelektüel ve başka türlü bir lider olduğunu anlamak için sabırla, sindirerek okunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum Köle Olmayacağız'ın.
Önemli olan bir şey var, o da bizi bulan bu musibetler içinde insan kalmaya çalıştığımız ve bunu başardığımızdır. Ancak vurgulamak isterim ki biz bunu onlar için yapmadık. Onlar için değil kendimiz için insan kalmaya çalıstık. Onlara hiçbir şey borçlu değiliz. İnsan olmamız Allah'a ve kendimize karsı bir sorumluluktur. Onlara karşı değil. İnsan olmak hadisesi siyasi bir dile çevrildiği zaman ne demektir? Siyasi dilde bu, kanun devleti inşa etmeye çabalayacağız demektir. Daha sonra, hiç kimsenin dini, milliyeti veya siyasal görüşü sebebiyle takibe uğramayacağı demokratik bir ülke olacağız demektir. Bu onun ana kanunu olacaktır. Çünkü bakınız bu testi biz geçtik. Burada, Bosna Ordusu'nun kontrol ettiği bölgelerde hala katedral ve kiliselerin çanları duyulmakta, hala Sırp ve Hırvatlar yaşamaktadır. Orada, öte tarafta onlardan başka kimse yoktur. Eğer böyle bir tutumu bu zor şartlarda, sınavlarda ve savaşta yapabildiysek, barışta cok daha kolay yapacağımızdan eminim.
Bir hastanenin kasıtlı olarak 160 defa bombalandığını hiçbir yerde ve asla görmediğinizi itiraf etmek zorundasınız. Bu tarihte yalnızca bir defa olur ve bunun sahibi de Saraybosna'dır.
Bana diyorlar ki "Başkanım mermimiz, yiyeceğimiz yok", ben devamında "Haydi bir çıkış yolu arayın" demelerini beklerken onlar, "Ancak rica ediyoruz onlara hiçbir taviz vermeyin, bizim gücümüz var sonuna kadar mücadele ederiz!" diyorlar. Bu inanılmaz bir şey. Ne cevap vereceğimi bilemiyorum ama bu çok defa oldu. Komutanımız Deliç de benimle idi, o da buna şahit oldu. Diyebilirler ki, burada mantık nerede? Yoktur! Ama olmaması da iyidir.