Zihin acıdan uzaklaşmaya çalışıyor. Öyle ki unutmaya da çalışıyor. Hatta çok hızlı unuttuğunu düşünüp direnç bile gösteriyoruz bir şeylerin o kadar hızlı tükenmesine. Acıyı unutuyoruz, sevinci ya da huzuru ise daha da perçinliyoruz. Akıl sağlığını koruyabilmek için de öyle yapmamız gerekiyor. İnsanın kendi hayatta kalma becerisi işte biz yönetemiyoruz.
Hızlı tükenmesine direnç göstermekte bir yanılgı aslında, hızlı tükendiği de yok. Hatta yavaş bile tükeniyor. Sadece bir şekilde tükeniyor olması içe sinmiyor. Unutmak hiç doğru hissettirmiyor.
Yanılgı da burada başlıyor. Öyle ki başlarda kaybedişin, özlemin acısının gittikçe azalıyor olması sinmiyordu içe. Denizin ortasında kalakalmışken akıntının aslında beni kıyıya sürüklüyor oluşuna direnç gösteriyordum. O durumun biraz daha içinde kalabilmek için akıntıya karşı yüzüp yoksunluğun acısını kaybetmemek istiyordum. Sanki ihanet gibi geliyordu o acıyı yitirmek. Başkasının hislerine de, kendi geçmişime de ihanet. Öyle değilmiş oysa. Zaten akıntının öyle kıyıya çokta çektiği yokmuş. Acımı hızlı kaybettiğimi zannedip korkmuşum. O kadar zaman geçti, akıntıya da karşı durmuyorum, ama kıyıya da ulaşabilmiş değilim. Hala batıp çıkıyor, hala nefessiz kalıyorum.