O ki gönüller gıdası ruhlar şifası…
O ki gözlerin feri şerefin zaferi…
Dudağının değdiği bir güle bin can feda,
Eline değmiş bir ele cihanca cihan feda.
Kulaklar kapanmış, gözler mühürlenmiş, yalnızca onun gelişi gönle dolmuştu. Gurbetin ucundaki serhat gibi, gurbet gurbet dolaşan vuslat gibi…
Fatıma fısıldıyordu:
“Gel ey Kutlu Sevgili, gel, sevmeyi unutan kalplere sevgiyi hatırlatmak üzere gel!..
Gel, bir huzmecik olsun girsin asi ve kararmış kalplerimize nurundan da, sonra da orada tutuşsun, yansın, yansın, sonra yaksın her bir zerremizi, aşkının nuru ile kavursun varlığımızı.”
Yesrib’te çörekotundan güneşe kadar her şeyin adı o olmuştu. Bütün hayatlar toplansa ve damıtılsa, geriye o kalırdı. Dünya kemiğe dayanmış da o hayata atılan kement, kum fırtınaları gök kapaklarından vurulmuş da o önünde bent idi.
O GELMİŞTİ YA, artık şiirler hüzün dokumayacak; azarlanmış kalplere lanet okunmayacaktı.