İnsanoğlu temelde bir arzu varlığıdır. Her arzu, sevincin yani yaşama kudretimizin artışının peşinden koşar. Üzüntü (ki bu da bir edilgenlikten bir müteessir oluştan, kötü yönlendirilmiş, ışık tutulmamış bir nedenden kaynaklanan arzudur) ise onu azaltır. Çoğunlukla bizi pasiflikte tutan bir müteessir oluşlarımızın tutsaklığı altında yani köle olarak yaşarız.
Üzüntüyü kabul etmek, zengin bir duygusal hayat uğruna ödenmesi gereken bir bedeldir. Kapalı bir gönül, herkese ve sevinç de dahil her şeye nadan kalacaktır.
Sevinç, basit bir şoktan, uçucu bir duyumdan, üstünkörü bakılan bir manzaradan nadiren doğar. Sevincin doğması için bedenimizi zihnimizi duyumlarla sarıp sarmalamaya koyvermek gerekir. Ama duyularımızla kuracağımız bu irtibat korku hüzün gibi daha negatif duyguların mümkün olduğuna rıza göstermeyi de gerektirir.