Mevhibe Özocak

Perili ata malikânesinin psiko-soysal imalarını mercek altına alan böyle bir öykü; salon ile çatı arasındaki ya da erkek diktasına teslim olan hanımefendi ile isyan eden deli kadın arasındaki bölünmenin kökenine inmeyi amaçlamaktadır. Ancak bu meseleleri incelerken paradigmatik kadın öyküsü aynı zamanda kaçınılmaz olarak her ikisi de eşit derecede rahatsızlık verici olan soğuk dış dünyaya atılmak ile içerinin sıcaklığında boğulmak gibi uzamsal seçenekleri değerlendirmek durumundadır. Dahası, bu öykü çoğunlukla hem yok olma derecesinde açlık çekmek ile hem de korkunç bir alan kaplamak ile ilgili takıntılı endişeyi de somutlaştırmaktadır.
Sayfa 139·Kitabı okuyor
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
kadın yazar, erkek evlerinden ve metinlerinden kaçmak için duyduğu öfkeli arzuyu ikizinin şiddeti yoluyla canlandırabilmekte ve aynı zamanda bu endişeli yazar, daha fazla içinde tutamadığı Bu nedenle ileride de göreceğimiz gibi yazılannda kapatılma ve kaçış eylemini tutkuyla canlandıran kadın cümlelerinde, söz konusu enfeksiyon da sürekli bir biçimde beslenmektedir. Özellikle anoreksi ve agorafobi gibi kadınlara özgü hastalıklar olarak tanımladığımız rahatsızlıklar bu dramatik/tematik kalıpla yakından ilişkilidir. Örneğin kendisini yine kendi toplumsal cinsiyetinin mahkumu olarak tanımlayan kadın anoreksik hastanın, intihara meyilli kendi kendini aç bırakma eylemi yoluyla hiçliğe doğru da olsa kaçma girişiminde bulunuşunu betimleyen karakterler yaratılmışlardır. Benzer biçimde, anoreksinin tamamlayıcısı ve aynadaki aksi olan (Marlene Boskind-Lodahl’ın son zamanlarda gösterdiği üzere) doymama hastalığı bulimiyayı metaforik düzlemde incelikle işleyerek, karakterlerini güçlü ve devasa canavarlara dönüştüren bir “patlama noktası” tahayyül etmişlerdir. Agorafobi ve tamamlayıcı zıddı klostrofobi tanımları gereği, şair ve romancıların toplumsal kapatılma ve ruhsal kaçışa duyduklan açlıkla ilgili hislerini ifade etmekte kullandıkları uzamsal imgelemle yakından alakalıdır.
Sayfa 139·Kitabı okuyor
Kelimenin gerçek anlamında eve, mecazi anlamda da tek bir “yere", salonlara, edebi metinlere, mutfaklara ve kutsal şiir dizelerine kapatılmış haldeki kadın sanatçılar, doğal olarak kendilerini, evlerin karanlık içlerini betimlerken ve eve hapsedilmiş olmalarını da görevle sınırlandırılmış olmalarına karşı isyanları ile karıştırırken buldular.
Sayfa 138·Kitabı okuyor
Eve ve erkeklerin metnine kapatılan kadına şiir
Görevle sınırlanmış, etrafı çevrilmiş bir yaşam Ruh ne yöne dönüp bakarsa baksın Günah dışında kaçış yolu yok Kaytaracak bir oda bile Sadece yaşa ve çalış Sorgulanmamış, maruz kalınmış bir zorunluluk Ancak kanun gücüyle bağlayıcı kılınmış Düşmanca düşüncelerin baskısı Her dakika çekilen bir ağrı Boşa harcanan güce dair bir his Karabasan gibi çöken alçak çatılı bir ev Güneşi dışarıda bırakan ağır kirişler Bir darbe gelmeden dik durmak ne mümkün Ve ruh daha geniş bir mezar için yalvarana kadar.
Sayfa 137·Kitabı okuyor
Ancak kadının kendisini iyileştirebilmesi için öncelikle enfeksiyon kapmasına neden olan cümlelerden kurtulması gerekmektedir. Kendini “Buruşuk bir Yaratıcı’dan” alıp, içine çektiği acıdan ya açık bir biçimde ya da gizleyerek ama mutlaka kurtarmalıdır. Bunu yapmasının tek yolu da Yaratıcı’mn ürettiği metinlerinin üzerinden yeniden geçmesi olacaktır. Ya da aynı meseleye başka bir metafor aracılığı ile bakacak olursak, kadın yazar, “kendi imgesini kristal yüzeyden özgür bırakmak için” çok uzun bir süredir tüm kadınlara ne olması gerektiğini söyleyen aynayı kırmak zorundadır. Bu nedenle, on dokuzuncu ve hatta yirminci yüzyıl boyunca, Amerika ve İngiltere’deki kadın yazarlar, özellikle bu metinlere saldırmak ve yeniden yazmakla ilgilenmişlerdir. Erkek edebiyatının ürettiği kadın imgelerini yapısöküme uğratmış ve yeniden kurmuşlardır. Özellikle de Kraliçenin aynası ile ve paradigma niteliğindeki melek ve canavar imgeleri ile uğraşmışlardır. Ancak bu imgeleri inceleyip, mücadeleye girişirken bilerek ya da bilmeden, korku uyandıran paradigmalan yaratmış toplumun değer ve varsayımlrını da reddetmişlerdir. Bu nedenle ataerkil kurum ve gelenekleri açıktan açığa eleştirmediklerinde bile (ve bizim inceleyeceğimiz on dokuzuncu yüzyıl kadın yazarlarının büyük bir çoğunluğu bunu açıkça yapmışlardır) kendi gizli öfkesi üzerine hareket eden karakterler yaratmışlardır.
Sayfa 128·Kitabı okuyor