İlk 200 sayfa boyunca bu kitapla aramızdaki mesafenin asla kapanmayacağını düşündüm. Sonra Roddy Doyle öyle bir şey yaptı ki, kitabı elimden bıraktığımda geriye kırık bir kalp ve unutamayacağım karakterler kaldı.
Roddy Doyle, on yaşındaki Paddy’nin gözünden 1960’ların Dublin’ini anlatıyor. Mahalle oyunları, okul maceraları, kardeş kavgaları ve çocuk aklının bitmek bilmeyen enerjisiyle başlayan hikâye, sayfalar ilerledikçe çok daha derin ve sarsıcı bir yere evriliyor. Kitap birçok noktada bana Pal Sokağı Çocukları’nı hatırlattı, üstelik o kitaba çok da düşkün biri değilim.
Ama yazar yalnızca çocukluk maceralarını anlatmıyor. Arka planda, aile içi şiddetin bir çocuğun dünyasında açtığı yaraları, kardeşler üzerindeki etkilerini ve bir evin sessizce dağılmasını büyük bir incelikle işliyor. Özellikle iki kardeş arasındaki bağın zamanla dönüşmesi, zayıflaması ve kopmaya başlaması kalbimi paramparça etti.
Şimdi dönüp baktığımda bu kitabı en çok bıraktığı hüzünle hatırlıyorum.