“Sular üstünde gökler altında sürükleniyoruz. Hem cennetle hem de cehennemle ruberuyuz.”
Bir keşif yolculuğu olarak sizleri uzun bir yolculuğa, maceraya ve daha fazlasına sürükleyen romanımız 15. yüzyılda geçiyor.
Romanın dili okuru yormayan türden akıcı, sürükleyici ve büyüleyici diyebiliriz. Okurken adeta karakterlerle birlikte denizin ortasındaymış hissini yaşayacağınız ve uçsuz bucaksız bir yerdeymiş gibi kara görmeyi dilediğiniz türden bir eser. En önemlisi ise yazılanlar film sahnesi gibi zihninize yuvarlanıyor. Her şey tastamam diyorsunuz.
Romanın ana teması 3 Ağustos 1492 yılında gerçekleşmesi beklenen Kristof Kolomb önderliğinde başlayacak olan bir keşif yolculuğu. Bu yolculukta ise Kolomb’a eşlik edecek olan her daim hayallere ve umuda tutunan baş karakterimiz Kalender kendini gösteriyor.
1492 yılının Mart ayında İstanbul’da başlıyor hikâyemiz. Denizcilik nezdinde büyük bir kaptan olan ve kendisine her anlamda hürmet edilen İsa Efendi’yi tanımakla başlıyoruz. Dönemin şartlarına uyum sağlayamadığından kulübesinde emeklilik hayatı sürdüren bir karakter olarak karşımıza çıkıyor İsa Efendi.
Babasının denizcilik tecrübeleriyle kendisinden ilmi, okumayı, coğrafyayı, matematiği, haritayı, dili, tarihi ve dahi birçok şeyi öğrenen İsa Efendi’nin oğlu Kalender ile tanışıyoruz ardından. Kalender’in babasından öğrendiklerinin yanında tek eksiğinin denizlere açılıp bildiklerini kanlı canlı tecrübe edinememesi olduğunu anlıyoruz.
Velhasıl, İsa efendi eski bir denizci olarak içindeki korkularla savaşırken oğlunun hayalinin önüne geçemiyor. Kalender’i uzun sürmeyecek ilk seferine gönderiyor. Kalender’in Kırım’dan Karadeniz’e doğru çıktığı ilk seferinde gördükleri bir nevi babasını da haklı çıkarıyor diyoruz. Talan edilen köyler, paralar, öldürülen insanlar ve esir
Shūji Tsushima. Bilinen adıyla Osamu Dazai.
“Yaz çiçeklerini sevenler, yazın ölür derler.”
Bu eser başlı başına Osamu Dazai’nin insanlığa son bir vedası gibi geliyor bana. Yaz mevsiminde doğmuş ve yine yaz mevsiminde hayatını sonlandırmış birisi Osamu Dazai. Bu detayı hatırlamak söylediği söze yüklenen anlamı değiştiriyor haliyle. Tekrar ve tekrar okuyor insan.
“Kötüler uzun yaşar. Güzel insanlar erken ölür.”
Bugün eserleri büyük ses getiren Japon yazarlara baktığımızda çoğunun intiharla sonlandırdığı bir yaşam öyküsüne sahip olduklarını görürüz. Hatta buruk bir gülümseme de konar insanın dudaklarına. Şüphesiz Dazai’de bunlardan biri. Onun kalemini okurken insan tüm yaşamını ve toplumdaki konumunu baştan sona sorgular. Osamu Dazai’yi var eden şeylerden ilki budur sanırım. Japonya’daki savaş bitse dahi karakterlerinin içindeki savaş bitmemiştir.
En sevdiği yazar olan Ryunosuke Akutagawa aniden intihar ettiğinde büyük bir kedere sürükleniyor kendisi. 1929’da, üniversite okurken, ilk kez intihar etmeye çalışıyor. Bu süre zarfında başarısız olsa da, bu sadece bir dizi daha fazla intihar girişimine yol açıyor ileride. Bazı kararları neticesinde ailesiyle de arası açılıyor. İkinci intihar girişimi, Dazai’nin tekrar ayağa kalkmasına yardımcı olmak için ailesini bir araya getirmek durumunda kalıyor. Tekrar ayağa kalktığında, 1933’te Ressha’yı yayınlamak için kullandığı isim olan “Osamu Dazai” takma adını da alıyor böylece.
1935 yılında hayata veda niteliğindeki eseri “Son Yıllar”ı yazıp üçüncü intiharına kalkışıyor fakat başaramıyor. Geçirdiği ameliyat sonrası morfin bağımlısı oluyor, bir yıl boyunca bağımlılıkla mücadele etmesinin ardından akıl hastanesine kapatılarak bir ay tedavi görüyor. 1947’de yayınlanan, “Güneş Batarken” isimli eseri ona bir hayli ün
Hangi çağda olursa olsun, benim gibi deyim yerindeyse ne bir fikre ne başka bir şeye sahip, yaşama iradesi zayıf, noksan insanların kaderi yok olup gitmektir belki, ama benim de söyleyeceklerim var. Hayatımı güçleştiren durumların varlığını hissedebiliyorum. İnsanların tümü birbirinden farksız.
Yaşamak isteyenler ne pahasına olursa olsun yaşamlarını sürdürmeli ve bu harika bir utku; insanlığın şanı da burada yatıyor, ama ölmek de suç sayılamaz sanıyorum.