İnsan bazen bir kitabı bilgi edinmek için okuyor, bazen de kendi hayatına dışarıdan bakabilmek için. Zihnini Yeniden Yapılandır ikinci gruba daha yakın geldi bana. Başlarda bilinçaltı, inanç kalıpları ve zihnin çalışma biçimi üzerine anlatılanlar dikkatimi çekti ama kitap ilerledikçe konu sadece zihinden ibaret olmaktan çıktı. Bir noktadan sonra insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye, mutluluğa ve başarı anlayışına geldi.
Kitapta en çok üzerinde durulan fikirlerden biri, çocuklukta oluşan bazı düşüncelerin ve inançların yetişkinlikte de hayatımızı etkilemeye devam ettiği düşüncesi. Yazar bunu anlatırken günlük hayattan birçok örnek veriyor. Bazı bölümlerde anlatılanlar bana daha yakın geldi, bazı bölümlerde ise farklı düşündüğüm yerler oldu. Yine de okurken insan ister istemez kendi alışkanlıklarını ve yıllardır doğru kabul ettiği düşünceleri gözden geçiriyor.
Başarı üzerine yazdığı bölümler ise kitabın en çok ilgimi çeken kısmı oldu. Çünkü burada başarıyı para, kariyer ya da statü üzerinden değil, insanın iç huzuru üzerinden değerlendirmeye çalışıyor. Dışarıdan bakıldığında her şeye sahip görünen insanların neden mutsuz olabildiğini sorgulaması hoşuma gitti. Bu bölümlerde anlatılanlar, insanı kendi hayatına dönüp bakmaya ve gerçekten neyin peşinden koştuğunu düşünmeye itiyor.
Her fikrine katıldığımı söyleyemem ama ara sıra durup kendime bazı sorular sormama neden oldu. Galiba kitabı sevmemin nedeni de buydu.
6 Şubat’tan sonra depremle ilgili çok şey okudum, çok şey dinledim. Yine de bu kitapta bazı sayfalarda durup devam etmek kolay olmadı. Çünkü burada yalnızca deprem yok. Savaş var, göç var, kayıplar var. Bir türlü yerleşik hayata geçemeyen, sürekli yeniden başlamak zorunda kalan bir insanın yıllara yayılan hikayesi var.
Ali’nin çocukluğundan itibaren yaşadıklarını okurken insan bazen yoruluyor. Daha bir sorun geride kalmış gibi görünürken yenisi çıkıyor karşısına. Açlık, korku, sınırlar, kaçışlar derken yıllar geçiyor. Buna rağmen kendine bir hayat kurmaya çalışmaktan vazgeçmemesi hoşuma gitti. Çalışıp para kazanmak, sevdiği insanla aynı evde yaşamak, çocuğunu büyütmek… İstediği şeyler aslında çoğumuzun sıradan gördüğü şeyler.
Nahrin ve Sara’nın olduğu bölümlerde hikayenin havası değişiyor. İlk kez telaşın yerini biraz olsun huzur alıyor. Bu yüzden deprem bölümlerine gelince içim sıkıştı. Çünkü bu kez yalnızca Ali için endişelenmedim. O günleri hatırlayan herkes gibi ben de yeniden aynı çaresizlik hissinin içine döndüm. Bir haber beklemek, bir ses duymayı umut etmek, saatlerin geçmesini izlemek…
Bu kitap bende en çok insanların birbirine tutunma halini bıraktı. Yol boyunca karşısına çıkan insanlar, gördüğü iyilikler, uzatılan eller… Bazen insanı ayakta tutan şeyin büyük mucizeler değil, tam zamanında gelen küçük bir yardım olduğunu bir kez daha hatırlattı bana.
Yer Yüzü Sürgünleri benim için sadece tarihi bir roman olmadı. Sayfalar ilerledikçe kendimi savaşın ortasında kalan insanların hayatlarına daha çok kaptırdım. Bir tarafta alıştıkları topraklardan ayrılmak zorunda kalan insanlar, diğer tarafta ne olacağını bilmeden yaşamaya çalışan aileler vardı. Bu yüzden okurken aklım sürekli karakterlerde kaldı. Yaşadıkları kayıplar, geride bırakmak zorunda oldukları şeyler ve buna rağmen yollarına devam etmeye çalışmaları içimi burktu.
Şule Akşun, dönemin atmosferini anlatırken bunu uzun uzun tarih bilgileri vererek yapmıyor. Daha çok insanların günlük hayatları üzerinden gösteriyor. Bu yüzden okurken anlatılanlar bana daha gerçek geldi. Özellikle Ege’nin o zeytin kokulu havası, kıyıları ve adaları hikayenin içinde çok doğal duruyordu.
Okudukça bunun sadece Hasan’ın ya da birkaç karakterin hikayesi olmadığını düşündüm. Aynı dönemde benzer şeyleri yaşamış, evinden ayrılmış, sevdiklerini kaybetmiş ve geriye dönüp baktığında sadece hatıraları kalmış insanların hikayesi gibiydi. Bu yüzden roman boyunca hüzün hiç eksik olmadı. Bazı bölümlerde durup karakterlerin yaşadıkları üzerine düşünmeden edemedim.
Kitap boyunca aklıma takılan şey şu oldu: İnsan gerçekten yaşadığı olaylarla mı değişiyor, yoksa o olayları içinde nasıl taşıdığıyla mı?
Bazı şeyler yaşanıp bitiyor gibi görünse de aslında bitmiyor. Aradan yıllar geçse bile insanın içinde bir yerde kalmaya devam ediyor. Ji-won’un yaşadıkları bana bunu düşündürdü. Babasının hayatlarından çıkıp gitmesi, annesiyle arasındaki kırgınlıklar ve zamanla büyüyen yalnızlığı derken, hikâye sadece yaşanan olayları anlatmıyor. Daha çok bir insanın içindeki çatlakların nasıl genişlediğini gösteriyor. İlerledikçe gerçek ile hayal arasındaki sınır da belirsizleşiyor. Bir noktadan sonra Ji-won’un yaşadıklarını okurken ben de neye inanacağımı bilemedim.
Beni en çok düşündüren taraflardan biri de anne ve kız arasındaki ilişkiydi. Birbirlerini sevdikleri çok belli ama buna rağmen aralarında aşamadıkları bir mesafe var. Bazen aynı evin içinde yaşayan insanların bile birbirine ne kadar uzak kalabildiğini düşündüm. Kırılmamak için susulan şeyler, söylenmeyen cümleler ve zamanla büyüyen yanlış anlamalar vardı aralarında.
Kitabın gerilim tarafı elbette var ama ben daha çok karakterlerin taşıdığı yüklerle ilgilendim. Özellikle Ji-won’un zihninde olup bitenler, yaşadığı korkular ve giderek artan karmaşa hikayeyi benim için başka bir yere taşıdı. Olayların nereye varacağını merak ettim ama asıl merak ettiğim şey insanların içlerinde taşıdıkları şeylerin onları ne kadar değiştirebileceğiydi.
Bu kitabı okurken en çok hoşuma giden şeylerden biri, Asurluları bir tarih kitabındaki uzak insanlar olmaktan çıkarıp gerçekten yaşamış insanlar gibi göstermesiydi.
Mesela binlerce yıl önce Anadolu’ya ticaret için gelen bir Asurlu tüccarın karısına gönderdiği tabletin bugün hala elimizde olması bana çok tuhaf geldi. Daha da ilginci, tablette yazan şey büyük bir olay ya da önemli bir tarih kaydı değil. Adam, gönderilen kumaşların küçük ve kalitesiz olmasından şikayeti ediyor. Bunu okuyunca bir anlığına aradaki üç bin yıl kayboluyor sanki. Çünkü o şikayeti bugün biri mesaj olarak yazsa hiç garip karşılamayız.
Kitap sadece savaşlardan ve krallardan da bahsetmiyor. Mimariyi, sanatı, gündelik hayatı, sarayları ve insanların nasıl yaşadığını da anlatıyor. Özellikle saray bölümlerini okurken gözümde canlandırmaktan kendimi alamadım. Kapıda duran kanatlı aslanlar, duvarlardaki kabartmalar, tütsü kokuları… Bir süre sonra bunların sadece süs olmadığını fark ediyorsunuz. İnsanları etkilemek, hatta biraz korkutmak için düşünülmüş şeyler bunlar.
Bir de kraliçelerle ilgili kısımlar ilgimi çekti. Resmi kayıtlarda isimlerini pek görmüyoruz ama mezarlardan çıkan eşyalar, altın taçlar ve bırakılan izler onların aslında ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. O bölümleri okurken sürekli şunu düşündüm: Tarih bazen en çok sesi çıkmayan insanların izlerini takip ederek tamamlanıyor.
Binlerce yıl önce yaşamış insanların da bizim gibi dertlendiğini, tartıştığını, bir şeylerden şikayet ettiğini görmek ilginçti. Galiba kitabın en sevdiğim yanı da buydu.