“Pincher Martin*, ölmeyi reddeden bir adamın öyküsüdür. Ama bir dizi geri dönüşten çabucak öğreniriz ki bu açgözlü, şehvet düşkünü, çıkarcı deniz subayı aslında hiç canlı olmamıştır. ‘Ağzı ve fermuarı açık, elleri almak için ileri uzanmış olarak doğmuştur o,’ der bir meslektaşı. Kaya üstündeki tek başınalığı onun baştan beri hep yalnız bir yırtıcı olduğunu vurgulamaktadır. Martin diğer insanları kendi çıkarlarının ya da keyfinin nesneleri olarak kullanır ve kayanın üstündeyken yorgun vücudunu, çeşitli görevleri yerine getiren paslı bir mekanizma gibi görmekten başka bir şey yapamaz haldedir. Romanın dinç, kuvvetli üslubunun da gösterdiği gibi, kahramandan geriye sadece bir hayvan kalmıştır -hep olageldiği içgüdüsel olarak kendini kurtarmaya çalışan yaratık. O zaman Martin’in bilmeden ölmesi yerindedir çünkü ölüm vücudunu anlamsız bir madde parçasına indirger. Ölüm maddeselliğin ve anlamın ayrışmasını temsil eder.
Vücuduna yabancılaşmış Martin, tıpkı bir vinçte oturan biri gibi, uzuvlarını manivela kolları gibi kullanırken, kendi içine çekilmiştir. Kötülük beden ve ruh arasında bir ayrılmayı içerir -soyut bir baskı kurma ve tahrip etme iradesiyle bu iradenin yerleştiği anlamsız bir parça et arasındaki ayrılmayı. Martin görmez; gözlerini çevresindeki şeylere bakmak için kullanır. Hayattayken, onları kendi keyfinin mekanik araçları olan et parçaları gibi görerek, çevresindeki insanların vücutlarının gerçekliğini inkar etmiştir. Şimdiyse, katıksız bir ironik dönüşüm sonucu kendi vücudunu sanki bir başkasınınmış gibi kullanır. Bitap düşmüştür, uzuvlarını bütünüyle iradesinin zoruyla hareket ettirmek durumunda kalmıştır ve bu da hayatı boyunca diğer insanlara nasıl davrandığını vurgulamaktadır. Vücudu artık kesinlikle kişiliğinin bir parçası değildir. Vücut kişiliğin tene