Yaşamımızı biz mi inşa ederiz yoksa hayat bizim için mi inşa eder yaşamlarımızı? Bir dileğimiz varsa, dileğin gerçekleşmesini beklemekten başka elimizden bir şey gelmiyorsa, beklemekten başka ne yapabiliriz ki? Bekleyiş sıkıcı, bunaltıcı olsa da hayata bağlanma noktası olarak bir bekleyişe bağlanmamız mümkün mü? Bütün hayatımızın anlamı o bekleyişe yüklenmişse insan ne ile yaşar öyleyse? Beklemekle. Olmayanı beklemekle. Hangimizin hayatının bir dönemi Tatar Çölü’ne düşmüyor ki?
Bastiani Kalesi’nde gözleri Kuzeyden gelecek düşmanı bekleyen yetenekli askerlerin hikayesi Tatar Çölü. Düşmanın geldiği güne hazır olmak için tutulan nöbetler, alınan sıkı güvenlik önlemleri, tüm hazırlıklar, gözlemler... Hepsi o gün için. Tatar Çölü, dileklerin gerçekleşmesinin hikayesi bir bakıma. Israrla beklenen o gün uğruna feda edilenlerle bakınca, o günün gelmemesini dilemek mümkün değildir. Ama hayat gerçekten tuhaftır ve dilekleri bazen tam da ona ihtiyaç duymadığın yahut hazır olmadığın anda gerçekleştirir. Bu yüzden hayırlısı diye dua ederiz bizler, çünkü duamızın gerçekleşmesinin yerini, zamanını, o anki sağlığımızı bilemeyiz. O günün gelmesini dilemekten vazgeçeceğin zamanlar olur bir anlık da olsa.
Hayatlarımızı dilekler mi inşa eder, karşımıza çıkan fırsatlar mı? Tatar Çölü, yeteneğin, gençliğin nasıl boşa verildiğine, ziyan edildiğine dair bir örnek ama en can alıcısı, o olmayan dileğe bağlanmak: kalenin sarı duvarlarında, tutulan nöbet düzeninde, kaledeki simalarda.
Kitabı okurken, hiçbir şeyin olmayışının nasıl böyle anlatıldığına şaşıyorsunuz bir yandan. Beklenen gün geldi mi, gelecek mi umurunuzda olmuyor artık. İnsanın o sarı duvarlara bağlanışını, büyüdüğün şehirde bir yabancı olmayı, ait olduğun yeri içsel olarak yitirmeyi, ait olmadığın bir yere yavaş yavaş ait olmayı