Spinoza'nın naturalizmi, tüm insanların eşitligini ve evrensel rahipliğini meşrulaştırıyordu. Çünkü Tanrı sonsuz olarak herkesin içinde aynı biçimde mevcutsa, bu hepimizin eşit olduğu anlamına geliyordu; ve o zaman Tanrı'yla olan ilişkimizde aracılık yapacak bir rahip ya da ruhani bir otoriteye ihtiyaç yoktu.
Sokrates hiçbir şey öğretmedi; sorduğu soruların cevaplarını hiç bilmedi. Bilgi uğruna değil, sorgulama uğruna sorguladı. Cesaret, adalet, dindarlık vb. gibi şeylerin ne olduklarını bilseydi, artık onları sorgulama, yani onlar hakkında düşünme arzusunu duymayacaktı. Sokrates'in eşsizliği, sonuçlarından bağımsız olarak düşünmenin kendisine odaklanışında saklıdır. Bütün bu girişiminin ardında yatan gizli bir saik ya da maksat yoktur. Sorgulanmamış bir yaşam, yaşamaya değer değildir ve mesele bundan ibarettir.
Sokrates'in fiilen yaptığı şey, düşünme sürecini -kendi içimde, yani ben ile kendim arasında sessizce sürüp giden diyaloğu- söylem yoluyla kamuya açmaktır; tıpkı flütçünün bir şölende çalması gibi, Sokrates de performansını pazar yerinde sergilemiştir.
Felsefeyi göklerden yeryüzüne indirdiğinde ve insanlar arasında olup bitenlere dair kanıları sorgulamaya başladığında Sokrates'in yaptığı şey, her cümlede bulunan gizli veya örtük içerimleri açığa çıkartmaktı; ebeliğinin asıl karşılığı buydu. Tıpkı ebenin çocuğu gün yüzüne çıkartıp muayene etmesi gibi, Sokrates de incelemek üzere sözlerin içerimlerini gün yüzüne çıkartır.