Nietzsche bibliyografyasının başlarında yer alan bu kitap mercek altına alacağı konuyu cımbızla çekip ayırma konusunda çok başarısız. Bir ondan bir bundan bahsediliyor; sanki ortada bir tez yokmuş da bir yakınma varmış gibi. Dilinin ağır olmasının yanı sıra, gereksiz derecede gönderme var. Yunan mitolojisine, Kant’a, Schopenhauer’a, Wagner’a aşina olmadan incelendiğinde çoğu okur fazla bir şey anlamayacaktır. Üstüne Nietzsche’nin gizemli ve ateşli üslubu da eklendiği zaman, kitap okunması çok zor hale gelmiş.
Bunu geçersek anlattığı şeyler şöyle. Sanatta ve hayatta iki itici gücün olduğundan bahsediliyor. Bunları da Yunan tanrıları Apollon ve Dionysos ile özdeşleştiriyor. Apollon öncelikle güneşin, ışığın, düzenin ve aynı zamanda müzik ile şiirin tanrısı. Saflığı, sadeliği, nesnelliği, mantığı, düzeni ve bilgeliği temsil ediyor. Bunun yanında Dionysos şarabın, tiyatronun, dansın, mantıksızlığın, kaosun ve şehvetin tanrısı. Duyguları ve içgüdüleri temsil ediyor. İkisi de Zeus’un çocukları ve her ne kadar doğaları gereği zıt düşmeleri gibi bir durum beklense bile Yunanlılar bu iki tanrıyı rakip olarak görmemişler.
Nietzsche bu ikisinin ve temsil ettiklerinin bir araya gelerek dram sanatlarını (tiyatroyu, müziği vs.) doğurduğunu söylüyor. Buna örnek olarak da Yunan trajedilerini gösteriyor. Onlardan beri de bu iki gücün bir araya gelmediğini anlatıyor. Sokrates mantıksal diyalektiği ile geldi ve hayatın özünü hiçe sayarak Dionysos’u tasfiye etti, diyor. Aynı zamanda Apollon’un düzenci fikirlerinin insanı duygularından ve Dionysoscu, tecrübeye yakınlık anlayışından uzaklaştırdığını ve kendi özüne yabancı kıldığını anlatıyor. Oysa insan özünün Dionysoscu kaos ile ilişkisi olan bölümünde de bir armoni var, diyor, yani Apolloncu yaklaşımla da bağlantılı. Bu bağlamda