İrem Yaltırık

İrem Yaltırık
@Minik_edebiyat
‘Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.’
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
Lisans
Tekirdağ
48 okur puanı
Mart 2023 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
Puan vermedi·382 syf.··
2025 45. kitabı
Ne okudum ben? Elimde günlerce sürüncemeleri oynadı, başlarında yordu, ortalarında şaşırttı, sonunda büyüledi. Ah Tanpınar! Ne muazzam bir eser bırakmışsın bizlere. Fertten topluma, toplumdan ulusala, ulusaldan evrensele bir eser ulaştırmış. İçime biraz olsun Tanpınar sirayet etmiştir umarım baştan sona, ‘zaman’ telakkisi, Şark ve Garp çatışması… Eser 1961 yılında Remzi Kitapevi’den çıkmış, dört bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerde ‘Tanzimat öncesi,’ ‘Tanzimat Dönemi,’ ‘Meşrûtiyet Dönemi,’ ‘Cumhuriyet Dönemi’ biçiminde işlenmiş. Kitaptaki her karakterin,(giyiminden düşüncesine kadar) dönemlerle ilgili ‘İroni’ dediğimiz ‘alaycı’bir üslup kullanılmış. Ben hâlâ halasının cenazesine ve baldızının sesine kahkahalarla gülüyorum Kara mizah dedikleri bu olsa gerek:)) O dönem insanın Batı kültürü karşısında, hem bireysel hem toplumsal olarak çelişki içerisinde kalıp kendi kültürüne ve karakterine çoğu şeyin ters gelmesini bireyden topluma hiciv eleştirisi niteliğinde aktarmış. Saatçi Nuri Efendi’nin geleneği, Halit Ayarcı’nın ise, yeniliği, dinamizmi, gelişimi yansıtması ikisi arasında kalan Hayri İrdal’ın hem eskiye özlem çekip ama yeniyi de istemesi,Doktor Ramizse Freud’un Psikanizi yansıtması gibi… Ben çok keyifli bir şekilde okudum, başlarında gerçekten çok yordu ama ikinci kısımdan itibaren elinizden bırakamıyorsunuz. Tanpınar kitaptaki her cümleyi sık eleyip ince dokumuş resmen. Diline gelirsek eğer Arapça ve Farsça kelimeler mevcut fakat cümlenin akışına göre bağlayınca zorlanacak ya da sıkıcak cinsten değil. Toplumumuzdaki Batılılaşma kavramını merak edenler severek öneriyorum, yarım bırakan çok olmuş ama sabırlı davranıp okunur ve ironi olduğunu bilerek devam ederseniz çok keyif alacaksınız ve iki, üç kere daha okunması gerektiğini düşünüyorum hepinize iyi
1000Kitap
Saatleri Ayarlama EnstitüsüAhmet Hamdi Tanpınar · Dergah Yayınları · 202353bin okunma
Reklam
Puan vermedi·622 syf.··
2025 41. kitabı
Herkese merhaba kitap dostlarım. Benim için yeri apayrı olan içinde kendimden de bir parça bulduğum, benim için şaheser diyebileceğim bir eserle geldim. Oblomov-Oblomovluk hepimizin hayatında zorluklarla baş edemediğimiz, daha doğru bir biçimde kaçtığımız noktalar vardır, benim bu tarz noktalarda yaptığım en genel yöntem, uyumak ya da tepkisiz kalmak oluyor. Kendim de bulduğum Oblomovluktan bir diğeri ise, bazen bunu yarın yaparım diyip tekrar ertelemek yahut unutmak, önemsememek. Okurken sadece Oblomov’a değil kendime de kızdığım çok noktalar oldu tabii onun boyutunda değil, ondan dolayı mıdır, bilmiyorum benim bu eserle aramda çok farklı bir bağ oluştu… Gelelim eserimize yazarımız kitabın önsöz kısmında eseri bir ayda yazdığını söylemiş şöyle açıklamış, “Yıllardır kafamın içinde oluşan bir hikâyeydi, kaleme geçirmem uzun sürdü sadece.” Yazıldığı dönem, Rusya’da büyük bir ilgi uyandırmış, 1 hafta içinde neredeyse tüm ülke tarafından okunmuş.) hatta tembel olarak nitelendirdiğimiz durumları Rusya da Oblomovluk olarak da aralarında farklı bir jargon da oluşmuş. Eserin yayım yılı 1859 bir diğer nokta ise, kitabın başında Lenin’in de eser hakkındaki düşüncesi de paylaşılmış. İlya İlyıç Oblomov başkahramanımız ve çocukluk arkadaşı Ştols birbirlerinin karşıtı karakterler. Oblomov çoğu zaman üşengeç, aklında bir sürü şeyi kurgulayıp gerçekleştiremez Ştols ise, Oblomov’un aklındaki kendisi yani aynada görmek istediği kişi. Ben her sayfayı çevirişimde hadi artık ama İlya diyip durdum ona çok kızdım bir yandan hakta verdim çünkü küçüklüğünden itibaren her şeyi bir başkası yapmış yani tek başına hiçbir şeyi gerçekleştirme fırsatı olmamış. Yine de tüm suçu bir başkasına atmak olmuyor bir yerden sonra da insanın kendisinin öğretmeni olması gerekiyor. Oblomov’un en büyük hatası
1000Kitap
Oblomovİvan Gonçarov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202149,9bin okunma
Puan vermedi·210 syf.··
2025 33. kitabı
İsmiyle tezatlık yaşatan bir eser çıktı… “Yaşamak” elime ilk aldığımda daha farklı, olumlu, pozitif bir şey okuyacağımı düşünmüştüm ama ters köşe oldum, çünkü iç parlayan bir kitapmış ve yayımlandığı zaman ülkesinde yasaklanan daha sonra filmi yayınlanmış ama o da yasaklanmış maalesef… 1949 Mao önderliğinde Çin Kominist Rejiminin başlatılması ve Kültür Devrimi öncesini okuyoruz. • Ana karakterimiz Fugui, kumar oynarken tüm mal varlığını kaybeder, bunun üzerine kendisini ve tüm ailesini yokluk içerisine sürükler, bundan dolayı babasını bile kaybeder. Aslında babasının Fugui’den beklediği geçmiş atalarını yaptığı tüm davranışlarıyla onurlandırmasıdır fakat işler tam tersi oluyor(babası da gençlik döneminde Fugui gibiymiş, ben buradan farklı bir anlam da çıkarmıştım kitap tarihi bir olayı anlatıyor olsa da). Ve bundan sonraki hayatı zorluklar, acılar üzerinde geçiyor zamanla tüm ailesini teker teker kaybediyor. Yüreğimi burkan tarafı bu olmuştu. Bunları ise Fugui, tarlasını sürerken tanıştığı bir yabancıya anlatıyor biz anlatıcı ağzından okuyoruz ama öyle bir eser ki sanki olayları teker teker yaşamış gibi oluyorsunuz. Kitap direkt olarak okuyucuyu içine çekiyor. Düz bir anlatımla çok dramatize bir durummuş gibi görünebilir ama olaylar gerçek nice olaylar var kim bilir bilmediğimiz diyim… •Benim çıkardığım bir farklı durum ise, devrimler, rejimler alt tabaka için her yerde aynı. Açlık, sefalet, hastalık çekilen tüm ızdıraplar birbirinin benzeri. Kitap ismi ise neden “Yaşamak” bilmiyorum, belki de insanın her şeye rağmen kendisi için bir şeyler yapması gerekiyor ya da ne olursa olsun umudunu kaybetmemeli olduğunu anlatmak istedi yazar…Gazap Üzümleri’ni sanki tekrar okumuş gibi olup bir tazelendim sanki bana onu da anımsattı. Okumayanlarınız varsa seve seve öneririm.
1000Kitap
YaşamakYu Hua · Jaguar Kitap · 202670,4bin okunma
Puan vermedi·423 syf.··
2025 6. kitabı
Herkese iyi akşamlar diliyorum kitap dostlarım. #büyülüdağ 1.ciltle geldim. Aslında ikinci ciltin bitiminde yazacaktım ama eser çok kapsamlı olduğu için sırasıyla atmaya karar verdim. Genel olarak bahsedecek olursam Thomas Mann’in tam 12 yılda tamamlamış olduğu otobiyografik bir romandır. Yazarımız bu eserle 1929 Nobel Edebiyat Ödülünü almıştır. Konumuz ise, Hamburglu genç gemi mühendisi Hans Castorp’un, hastalanan kuzeni Joackim’i 3 haftalığına ziyarete gittiği İsviçre sanatoryumunda geçer. Ancak işler burada Hans’ın düşündüğü gibi gitmez çünkü oraya ayak bastığı ilk andan itibaren düşüncelerinde ufak değişimler keşfeder, bir anda her şeyi irdelemeye başlar. Zaman artık onun için farklı bir şekilde akmaktadır. Bu üç haftalık süreç içerisinde, bilim, sanat, aşk, edebiyat, ölüm gibi kavramların üzerinde derinlemesine düşünmeye başlar hatta bunlar hakkında yoğun bir şekilde Settembrini ile sohbet ederler. Benim en keyif aldığım yerlerdi okurken diyalogları yoruyor fakat çok büyüleyici cümleleri mevcut. Hans’ın dönüşüne bir gün kala yüksek bir şekilde ateşlenir, doktorun muayenesine göre tedavisini orada devam etmesini önerip biraz daha kalmasını söyler ve Hans tedavi sürecinden dolayı kalmaya devam eder bu sürede hâlâ her kavram hakkında derinlemesine düşünmesini sürdürür… İkinci ciltte ne olacak inanın çok merak ediyorum. Kendi yorumumu söyleyecek olursam, düz bir kurgu etrafında oluşan bir eser değil çoğu kavramlara felsefi bir şekilde yaklaşılmış bir durum hikâyesi diyebilirim. O yüzden okurken çok yoruyor ve inanın bu eseri okurken kaç kahve içtiğimi hatırlamıyorum, kitap elimde yıprandı ama inanın benim zihnim daha çok yıprandı. Son olarak edebiyat konusunda yazar farklı bir eleştiride bulunmuş, ben haklı buldum. Yani sürekli olarak aynı pencere etrafından
1000Kitap
Büyülü Dağ - Cilt 1Thomas Mann · Can Yayınları · 2019727 okunma
Puan vermedi·104 syf.··
2025 5. kitabı
”Umudunu kaybeden bir halkın hikâyesi bu!” ”Dans etmek bir çığlığı susturmak mı?” •Hiç açlık ve sefalet içinde dans eden insanlar gördünüz mü? Tarihin o karanlık sayfaları içerisinde daha nice bilmediğimiz olaylar var kim bilir… •1518’de Strasbourg’da gerçekleşmiş ve günümüzde bile hâlâ sebebi bulunmayan karanlığın ardına gizlenen bir “Dans Vebası” halkın açlık ve sefalet içerisinde kalıp kiminin çocuklarını yemek zorunda kaldığı, kiminin ise çocuğunu yememek için Nehir’e atıp kendini bu durumla avutması… •Tamamen yokluğun, susuzluğun hüküm sürdüğü bu kasabada insanların kendini cinayet işlemeye sürüklemesini okuyoruz. Yaşadıkları açlık ve sefaletten dolayı aklını yitirmiş bir kadın dans etmeye başlıyor ve ardından tüm halkı bu dansa davet ediyor kısa süre içerisinde tüm Strasbourg halkı kendini dans ederken buluyor. Dansın durması için ölmeniz gerekir. Aklınızı tamamen yitirene kadar dans ediyorsunuz… •Ve her defasında olduğu gibi daha reform hareketi başlamamış olup din adamlarının kendilerini Tanrı olarak görmeleri ve halka bu açlık ve sefalet için şükretmeleri gerektiğini öneriyorlar(kendileri ise yemeğin bol olduğu konumda) daha sonra Martin Luther 95 tezini yayınlayıp reform hareketlerini yavaş yavaş başlatıyor, bundan çekinen din adamları ve yöneticilerin halka bir an da erzak dolaplarının kapılarını açıyorlar tesadüfe bak ama… •Tüyler ürpertici bir durum bu, insanı çoğu şey için sorgulatıp düşündürüyor. Aklımı karıştıran noktasından biri ise biz Türklere çok fazla atıfta bulunulmuş, Türkleri hiç tanımıyorlar ama çok korkuyorlar bir nevi bu kelimeyi kullanmayı sevmiyorum ama barbar olarak görüyorlar… Ben olayın gerçekliğinden ötürü çok etkilendim, araştırdım da ama hâlâ netice bulunamamış bulanık kalmış bir durum söz konusu, belki yazar bizi bu kitapla
Dansa DavetJean Teule · Sel Yayıncılık · 202011,1bin okunma
Reklam