Muhsin ışık

Muhsin ışık
@Mirolok
HAYAT BİR ŞİİR KADAR KISA VE GÜZELDİR. Kitaplarım: Bir Bahriyelinin kaleminden ( şiir ) Albay Nikolay ( Roman ) Kalemimden Damlayan Kan ( Şiir ) Çobanlar Vadisi ( Roman )
Asker
Üniversite
Marmaris
12 Ağustos 1996
20 okur puanı
Eylül 2022 tarihinde katıldı
DOĞU DENİZ - 10
“ Bir Aşk Romanı “ 10. BÖLÜM – İLK TANIŞMA GÜNÜ Sabah güneşinin ilk ışıkları Maçka’nın tepelerine vururken, Deniz ve ailesi kahvaltılarını yapıp fındık bahçesine gitmek için hazırlanmaya başladı. Günün en heyecanlısı Harun’du. Evde oturmaktan sıkılmış, neredeyse patlamak üzereyken babasının “Hadi bahçeye gidiyoruz” demesi ilaç gibi gelmişti. Koşarak ayakkabılarını giydi, bir an önce yola çıkmak için sabırsızlanıyordu. Gülay ve Yaren için bu durum pek de merak edilecek bir şey değildi. Her sene olduğu gibi yine Güneydoğu’dan gelen işçiler fındık toplayacaktı. Onlara göre olağan bir durumdu, ancak babalarının isteğini de geri çevirmediler. Sonuçta fındık bahçesi ailelerinin geçim kaynaklarından biriydi ve nasıl gittiğini görmek için orada olmak gerekiyordu. Deniz ise farklı hissediyordu. Üniversiteye gitmeden önce fındık bahçesini bir kez daha görecekti ve bu ona heyecan veriyordu. Üzerine en sevdiği elbisesini giydi. Açık mavi elbise, yeşil gözlerini daha da belirginleştiriyordu. Uzağı göremediği için numaralı gözlüğünü de taktı ve saçlarını örerek topladı. Aynaya baktığında kendini güzel hissetti. Bahçeye gitmeye hazırdı. Yola çıkmadan önce Harun, babasına yanaşıp sırıtkan bir ifadeyle, “Baba, ben süreyim mi arabayı?” diye sordu. Babası, direksiyon başına oturmuş kontağı çevirirken kaşlarını kaldırdı. “Senin ehliyetin var mı oğlum?” “Yok ama dikkatli sürerim, vallahi bir şey olmaz!” Babasının yüzüne hafif bir gülümseme yayıldı. “Senin bir şey olmaz dediğin şeyler hep olay oluyor Harun. Çevirmeye yakalanırsak polis abiler bize ceza keser, boşuna masraf çıkarmayalım.” Harun dudaklarını büzüp geriye yaslandı. Sonra aklına bir şey geldi ve hemen Gülay’a dönüp, “Abla, sen polis olunca ehliyeti olmayanlara ceza kesme!” dedi. Bunu duyan herkes güldü. Gülay da gülerek,
Duygu ve Düşünce
Reklam
DOĞU DENİZ - 9
9. BÖLÜM - BEHİYE’NİN YAKLAŞIMI Öğle yemeği için işçiler fındık bahçesinden ayrılıp gölgeli bir alana çekildi. Sebahat ablanın hazırladığı yemekler herkesin önüne konulduğunda, yorgunluk ve açlıkla çalışan işçilerin yüzleri biraz olsun güldü. Doğu da oturduğu yerden etrafı izleyerek yemeğini yedi. Şırnak’tan buralara gelmiş olmanın getirdiği tuhaf bir his vardı içinde. Yabancılık çekiyordu ama alışacağını da biliyordu. Yemekten sonra herkes tekrar bahçeye dağıldı ve işe koyuldu. Doğu, sabah öğrendiği tekniklerle fındık toplamaya devam ederken yanına birinin yaklaştığını fark etti. Başını kaldırdığında Sebahat ablanın büyük kızı Behiye’nin ona doğru geldiğini gördü. Behiye, köyde güzelliğiyle bilinen biriydi. Uzun, kalın örgülü saçları, kara gözleri ve al yanaklarıyla dikkat çeken bir kızdı. Doğu’ya yaklaşarak hafifçe eğildi. “Zorlanıyor musun?” diye sordu nazik bir sesle. Doğu hafifçe gülümsedi. “Öğreniyorum işte. İlk defa yapınca biraz garip geliyor.” Behiye, gülümseyerek yere eğildi ve bir dalı sıyırmaya başladı. “İstersen sana yardım edebilirim,” dedi, göz ucuyla Doğu’yu süzerek. Doğu, Behiye’nin iyi niyetli biri olduğunu düşündü. Yardım etmek istiyordu belli ki. “Olur tabii,” dedi sıcak bir sesle. “Beraber daha hızlı bitiririz.” Behiye sevinmiş gibi başını salladı. Ama Doğu fark etmese de, bu yardım teklifinin tek amacı işleri kolaylaştırmak değildi. Behiye, Doğu’yu çocukluğundan beri tanıyordu ve ona karşı içinde belirsiz bir his besliyordu. Onunla daha fazla vakit geçirmek istiyordu. Doğu ise Behiye’ye karşı hiçbir şey hissetmiyordu. Güzel bir kızdı evet, ama o akraba evliliğine karşıydı. Behiye uzaktan da olsa akrabası sayılırdı. Küçüklüğünden beri bu tür evliliklerin çevresinde nelere yol açtığını görmüş, bunun doğru olmadığına inanmıştı. Ama bunu Behiye’ye
Edebiyat
DOĞU DENİZ -8
8.  BÖLÜM - FINDIK TOPLAMA BAŞLIYOR Sabahın erken saatlerinde horoz sesleri ve köyün içinden geçen derenin uğultusu işçileri uyandırdı. Henüz hava tam aydınlanmamıştı ama fındık toplamak için gün doğmadan yola çıkmaları gerekiyordu. Doğu, gözlerini ovuşturarak yatağından kalktı ve yanındakilerle birlikte hazırlanıp bahçeye doğru yola koyuldu. Fındık bahçesine vardıklarında, ağaçların altına çoktan sergiler serilmişti. Toplanan fındıkların yere düşmemesi için bu bezlerin üstüne düşmesi gerekiyordu. İşçiler henüz işe başlamadan, bahçenin sahipleri olan Deniz’in annesi Meryem ve babası Hüseyin yanlarına geldi. Hüseyin, işçilere göz gezdirdikten sonra tok sesiyle konuştu: “Hoş geldiniz gençler. Hepiniz ekmek parası için buradasınız, Allah yardımcınız olsun. Ama bilesiniz ki fındık narindir. Ağaca sert davranmayın, dalları kırmayın. Ne kadar nazik olursanız, o kadar verimli olur.” Meryem de ekledi: “Fındığı silkelerken dikkat edin, yere düşenleri de iyice toplayın. Kırık dal bırakmayın, emanet bu bahçeler.” Herkes başıyla onayladıktan sonra iş başlamıştı. Doğu, Sebahat ablanın yanına yanaşıp hafifçe seslendi: “Abla, ben fındık toplamayı bilmiyorum. Bize anlat bakalım nasıl oluyor bu iş?” Sebahat abla gülümsedi. “Zor değil aslında ama dikkat ister. Bak şimdi…” Kadın bir dala uzandı ve eliyle fındık koçanlarını kavrayarak yukarı doğru sıyırdı. Yeşil kabuklu fındıklar avuç avuç yere düştü. “Böyle sıyıracaksın ama fazla sert davranmayacaksın. Yoksa dallar zarar görür. Sonra yere düşenleri toplayıp çuvallara koyacaksın.” Doğu, onun hareketlerini dikkatle izledi. Ardından bir dala yaklaşıp aynı hareketi yapmaya çalıştı. Ama fındıklar bir türlü düzgün kopmuyordu. Kimi elinde kalıyor, kimi yere saçılıyordu. Sebahat abla gülerek başını salladı. “Yavaş yavaş oğlum, fındık da seni
Edebiyat & Roman
DOĞU DENİZ -7
“ Mevsimlik İşçiden Ömürlük Aşk “ 7. BÖLÜM - YENİ ORTAMA ALIŞMA Trabzon sınırlarında sabah güneşi dağların arasından süzülmeye başlamıştı. Yol boyunca sıralanmış yemyeşil tepeler, sisin arasından kendini gösteriyordu. Doğu, uykusuz gözlerle dışarıyı izliyordu. Şırnak’ın kuru ve sert coğrafyasına alışık biri için burası tamamen farklı bir dünyaydı. Otobüs nihayet köy yoluna girdiğinde içeride bir hareketlilik başladı. İşçiler, valizlerini kontrol ediyor, uykulu gözlerle pencereden dışarı bakıyorlardı. Burası, çalışacakları fındık bahçelerinin olduğu köydü. Otobüs durduğunda kapının önünde, orta yaşlarında, sert ama babacan bir ifadeye sahip bir adam bekliyordu. Üzerinde eski ama temiz bir gömlek, başında ise klasik bir Karadeniz şapkası vardı. Bu adam, Erzurum’da şoförlük yapan ve izin için köyüne gelen Deniz’in babasıydı. Sebahat abla ilk inenlerden oldu. Adamın yanına gidip elini sıktı. “Hayırlı sabahlar enişte, nasılsın?” dedi gülümseyerek. Deniz’in babası başını salladı. “İyiyiz çok şükür Sebahat bacı. Hoş geldiniz, yorgunsunuzdur. Buyurun, kalacağınız yeri hazırladık.” İşçiler tek tek otobüsten indiler, valizlerini yüklenip sıraya girdiler. Deniz’in babası, göz ucuyla kalabalığı süzdü. “Gençler, fındık zamanı kolay değildir ama helaliyle çalışırsanız emeğinizin karşılığını alırsınız,” dedi tok bir sesle. Sonra, önünde duran beyaz minibüsü işaret etti. “Hadi bakalım, şu eşyaları yerleştirelim. Kalacağınız eve gidiyoruz.” Doğu, minibüsün arkasına bavulunu yerleştirdikten sonra diğerleriyle birlikte araca bindi. Yol dar ve virajlıydı. Minibüs, yeşilliklerin arasından kıvrıla kıvrıla ilerlerken Doğu bir anlığına Şırnak’taki dağ yollarını hatırladı. Ama burası bambaşkaydı. Kısa bir yolculuğun ardından evin önüne vardılar. Ahşap yapılı, geniş bir bahçesi olan,
Edebiyat
DOĞU DENİZ - 6
“ mevsimlik işçiden ömürlük aşk “ 6. BÖLÜM - YENİ BİR HAYAT BAŞLIYOR Otobüs Ordu’dan hareket ettiğinde sabah yeni ağarıyordu. Deniz, yol boyunca bir yanda akıp gidiyor, diğer yanda yemyeşil yamaçlar göğe yükseliyordu. Şırnak’ın tozlu yollarından sonra bu manzara, başka bir ülkedeymiş gibi hissettiriyordu. Giresun’a doğru ilerlerken Doğu’nun gözleri hiç görmediği köyleri, ilçeleri, tabelaları tarıyordu: Piraziz… Bulancak… Tirebolu… Görele… Her biri ona yeni bir isim gibi geliyordu. İçinden “Bu ne kadar farklı bir yer ya…” dedi. Birbirinden uzak yeşillik içinde evler, serin mavi deniz, gri bulutlar. Hepsi ayrı bir güzellikti. Trabzon’a yaklaşırken otobüs iyice kalabalıklaştı, uyuyan yolcu hiç yoktu. Sahil boyunca dizilmiş evler, dükkânlar, camiler uzayıp gidiyordu. Denizle dağ arasında sıkışmış bu şehir, Doğu’ya sanki bir resmin içine sıkışmış gibi görünüyordu. Otobüs Trabzon şehir merkezine girerken trafik biraz sıkıştı. Şehir kalabalıktı, ama her şey bir düzen içindeydi. Doğu, pencerenin buğusunu kolunun tersiyle silip dışarı baktı. Deniz hâlâ görünüyordu ama araya kat kat binalar, tabelalar, ışıklar girmişti. Otogarın geniş demir kapısından içeri girdiler. Sağlı sollu otobüsler sıralanmıştı. Bazıları kalkışa hazırlanıyor, bazıları motorunu yeni kapatmış, inen yolcular telaşla valizlerini arıyordu. Birkaç kişi, kapıya yönelmeden önce arkalarına dönüp otobüsün içindekilere kısa bir göz attı. Şoför, mikrofondan seslendi: “Trabzon son durak olanlar eşyalarını unutmasın. Kısa bir bekleme, ardından Maçka’ya devam edeceğiz.” Otobüsten üç dört kişi indi. İnenlerin bazıları gençti, çantalarını sırtlamış, başlarını kaldırmadan yürüyordu. Yağmur yeni kesilmişti, otogarın zeminindeki su birikintileri yere düşen her adımı yankı yapar gibi çoğaltıyordu. Doğu, bir yandan
1000Kitap
Reklam