Nerde o altın devir? Geçti, bir masal oldu
Şu asil milletime, tağutlar misal oldu.
Batının kör baykuşu kondu da bahçemize
Şakıyan bülbülümüz şimdi sustu, lâl oldu.
Karardı gönül açan o ışıklı geceler
Parıldayan mehtaplar, artık hep hayal oldu.
Geceler şöyle dursun, gönlümüz kapkara
Kayboldu nur kaynağı, güneşe bir hâl oldu.
Bu sohbet evimizde şimdiye kadar en az 200 ayrı isim üzerinde durduk. Bazı sıkıntıları bölüşebilmeliydik. Bu 200 kişinin küçük bir omuzlaması ile fazladan 1000 abonemiz olurdu. Aramızda bunu konuşmuştuk da. Bilir misiniz sayıları 5'i geçmeyen dostun üzerinde bu çağrıya kulak veren olmadı. Doğru, doğru beklememek gerek. Onlar okullarından işlerinden sonra, zamanlarını dilekleri gibi geçirecekler ve burada tek tek ele aldığımız o nazenin şiirlerini yazacaklar, biz ise çalıştığımız yerin ve evimizin yükünden sonra burada birkaç arkadaş omuzlarımızı Mavera'nın ve Akabe Yayınlanı'nın yükü altıda koyacağız, hem yazacağız, hem yayınlayacağız, hem dağıtacağız, hem de bütün sorunlarını kara kara düşüneceğiz ve de zarar edeceğiz. Çok acayip bir durum mu bilmiyorum ama zaman zaman bana bu iş çok absürt, çok abes gelir. O zamanlar kendimi sırtına cephane gibi ağır şeyler yüklenmiş ve bir sahraya koyverilmiş bir katır gibi hissederim. Katırın elleri yok ki yüklerini çözüp indirsin. İşte bu nedenle önüme gelen herkese dostum şu yükün altına sen de omzunu getir bakalım derim ve benim huyumu dostlarım yadırgar, yahu ayıp ediyorsun derler ve ben derim ki babalarının eşeği mi var? Biliyorum ne kadar kaba hatlarıyla bir çırpıda anlaşılabilecek şekilde de söylesem durumun trajikliğini benim kadar anlayamazsınız.
Düşün, ötesi zaman ve insan ağlamakta
Yüzyılların şarkısı hemen bestelenemez
Zemin kata girmeden mahviyet bağlamakta
Beş duyuyu aşmayan insana seslenemez