Hayatın kasırgası içinden birkaç fikirle çıktım ben, duygu aramayın! Uzun süredir kalbimle değil, kafamla yaşıyorum zaten. Kendi tutkularımı ve davranışlarımı dikkatle inceliyorum, ilgiyle ama hep dışarıda kalarak. Bende iki kişi barınıyor. Bunlardan biri kelimenin tam anlamıyla yaşıyor, öbürü ise onu yargılıyor.
Cehalet hipotezi, bazı ulusların neden yoksul, bazılarının ise neden zengin olduğuna dair en yaygın açıklamalardan biridir. Bu yaklaşıma göre dünya üzerindeki eşitsizliğin temel nedeni, halkın ya da onları yönetenlerin yoksul ülkeleri nasıl zenginleştireceklerini bilmemeleridir. Başka bir ifadeyle, yoksulluk yanlış bilgiye, yetersiz uzmanlığa ve hatalı politika tercihlerine bağlanmaktadır.
Bu görüş, İngiliz iktisatçı Lionel Robbins’in 1935 yılında ortaya koyduğu ve ekonomiyi “insan davranışlarını, alternatif kullanımları olan kıt araçlar ile amaçlar arasındaki ilişki bakımından inceleyen bir bilim” olarak tanımlayan yaklaşımından beslenmektedir. Bu çerçevede ekonomi biliminin temel amacının, toplumsal hedeflerin gerçekleştirilmesi için kıt kaynakların en etkin biçimde kullanılmasını sağlamak olduğu ileri sürülmektedir.
Bu bakış açısından hareketle, ekonominin en bilinen teorik sonuçlarından biri olan Birinci Refah Teoremi, piyasa ekonomisi içinde kaynakların dağılımının hangi koşullar altında toplumsal açıdan arzu edilir sonuçlar doğurduğunu tanımlar. Piyasa ekonomisi, bireylerin ve firmaların istedikleri mal ve hizmetleri özgürce üretebildiği, satın alabildiği ve satabildiği koşulları varsayan soyut bir kavramdır. Ancak bu koşulların sağlanamaması, piyasa başarısızlıklarına yol açmaktadır.
Cehalet hipotezine göre, bu piyasa başarısızlıkları giderilmedikçe ülkelerin yoksulluğa sürüklenme ihtimali artmakta; dolayısıyla söz konusu başarısızlıklar dünya eşitsizliğini açıklayan temel bir çerçeve sunmaktadır. Bu yaklaşım, yoksul ülkelerin fakir kalmasının nedenini, piyasa başarısızlıklarının yaygınlığına, iktisatçıların ve hükümet temsilcilerinin bu sorunları nasıl çözeceklerini bilmemelerine ve geçmişte uygulanan yanlış politika tavsiyelerine bağlamaktadır. Buna karşılık
Sade benciliği, kötülüğü, mutsuzluğu son sınırına kadar yaşamış ve gerçeği onların aracılığıyla istemiştir. Tanıklığının en yüksek değeri bizi kaygılı kılmasıdır. Sade günümüzde türlü görünümler altında dönen temel soruna eğilmemizi istiyor bizim: İnsanın insanla ilişkilerini eğilmemizi.