Soylu bir şatonun önüne geldik,
yedi kat yüksek duvarla çevrili,
şatoyu güzel bir akarsu koruyordu.
Akarsuyun üstünden kuru toprakmış gibi geçtik,
yedi kapıdan girip bilgelerle birlikte,
çimeni taze bitmiş bir çayıra geldik.
Burada ciddi bakışlı, durgun insanlar vardı,
bilgili oldukları anlaşılıyor, az konuşuyorlardı
kulakları okşayan bir sesle.
Bir kenara çekildik biz de,
herkesi görebileceğimiz açıklık,
aydınlık, yüksek bir yerde durakladık.
Karşıdaki yemyeşil çayırda duran
yüce ruhları gösterdiler bize,
büyük bir coşku doldu içime onları görünce.
Elektra’yı gördüm arkadaşlarıyla birlikte,
Hektor’u, Aieneias’ı, bir de
silahı alev alev gözleri Caesar’ı tanıdım içlerinde.
Dedim ki: “Usta bu duyduklarım ne?
Acıya yenik düşen bu insanlar kim?”
Dedi ki: “Bu rezil durumdakiler
kötülük de, iyilik de yapmadan
yaşamış olanların ruhları.
Tanrı’ya başkaldırmayan,
ama yanında yer almayıp, yansız kalan
kötü meleklerle birlikteler
Cennet, güzelliği gölgelenmesin diye kovdu bunları,
isyancı meleklere onur katmayacakları
için Cehennem’in dibine de almıyorlar onları.”
Don koca masanın gerisindeki koltuğa oturmak üzere yürürken, "Sevdiğin önemsediğin insanlara öyle sık sık 'hayır diyemezsin. İşin sırrı da şimdi burada, bunu yaparken de 'evet' diyormuşçasına davranmalısın. Biraz sıkıntıya katlanacaksın, zamanını bekleyeceksin."