Hilal Karalar

Hilal Karalar
10/10
·432 syf.·
2021 2. kitabı
“Kendi yaşamınızı tam olarak yaşadınız mı? Yoksa yaşam mı sizi yaşadı?” Nietzsche Ağladığında; Bu hayatta artık “En sevdiğin kitap ne?” sorusuna vereceğim bir cevap olmasını sağlayan kitap. O kadar değerli ki… Hayat bizi birbirimize en ihtiyaç duyduğumuz anda karşılaştırdı. Kadere sonsuz inancı olan bir insanım. Her şey ve herkes birbirinin karşısına tam da olması gerektiği zaman ve yerde çıkar. –Bazı küçük aksaklıklar hariç :) Okumamanız gereken bir kitabı vaktinden önce okumaya kendinizi zorlamanız gibi.- Ben bu kitapla hayatımda hiç olmadığı kadar doğru bir zamanda karşılaştım. Varoluşumla, yaşadığım hayatla, yaşadığım hayatı değiştirme korkularıyla baş etmeye çalışırken; aklımda bunlarla ilgili onlarca soru işareti varken karşılaştım bu kitapla. Sanki tüm sorularımı tek tek cevaplayıp sorunları çözmemde bir yol gösterici gibi oldu. Bana hangi yola gideceğimi söylemedi ama gideceğim yolları bulmama yardım etti. Tabir yerindeyse benim Vergilius’um oldu. Kitabın içeriğine gelecek olursak; felsefe ve psikoloji. Birbirlerine o kadar yakışıyorlar ki yazar da bunu hiç zorlanmadan en akıcı ve güzel şekilde, herkesin anlayabileceği seviyeye indirgeyerek yazmış. Bazı sayfalarda kitabı bırakıp uzun uzun düşündüğüm oldu. Arkadaşıma okuyup saatlerce tartıştığımız zamanlar oldu. Yani benim bir kitaptan, hatta bir romandan diyelim, beklediğim verimi maksimum seviyede verdi bana. Acaba nasıl olurdu sorusuna hem iyi hem kötü yanıtları örnekleyerek aklımdaki çoğu soru işaretini kaldırdı. Geriye hiçbir soru işareti bırakmadan en güzel şekilde bitti. Bu kitaptan önce Nietzsche’yle ilişkimiz çok sıkı fıkı değildi. Ama yazar burada Nietzsche’nin akademik yanlarından ziyade insan olan yanını göstermek istemiş bize. Böyle büyük dehaların da insan olduklarını unutabiliyoruz zaman zaman.
Nietzsche AğladığındaIrvin D. Yalom · Ayrıntı Yayınları · 202470bin okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Puan vermedi·408 syf.·
2021 1. kitabı
Yazarın ilk ve tek romanıymış Uğultulu Tepeler. Romantik klasikleri okumayı sevenlerin listesinde vazgeçilmezlerden. Keşke yazarın birkaç kitap yazacak kadar daha vakti olsaydı. Bir ilk roman bu kadar başarılıysa geri kalanların nasıl olacağını hayal edemiyorum. Duru, sakin bir anlatım; sade ama etkileyici betimlemeler. Okurken İngiltere’nin o uğultulu tepelerinde kışı ve nemli havayı iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Heathcliff’in o karamsar ve insanı içine çeken kara delik gibi ruh hali ve Catherine o hastalıklı halleri havayla ve oturdukları yerle o kadar benzer ki neredeyse kitap boyunca bu depresiflik hali sizi de esir alıyor. Ama bir yandan da kitabı okurken şömine başında hikaye dinliyor havasında olduğunuz için, içinizi ısıtan bu hikayenin güzel sonunu(!) heyecanla bekliyor oluyorsunuz. Ah Heathcliff! İnsan senin hakkında ne düşüneceğini bilemiyor. Acaba aşkına karşılık almak kötü bir insanı iyi birine çevirebilir miydi? Kitap boyunca aklımdaki tek soru buydu. Aşk öyle bir duygu ki en kuvvetli sevgi de en kuvvetli nefret de ondan doğuyor. Ve tabi bunlara eklenen ve kitabın ana teması olan intikam duygusu. Nasıl bir insan hayatı boyunca varını yoğunu her şeyini bir intikam üzerine kurar? Aşk böyle bir şey olmamalı. Açıkçası Heathcliff ve Catherine klasik bir toksik ilişki örneğiydi bana kalırsa. Kitaptaki neredeyse tüm karakterler öyle bencil, öyle iticiydi ki okurken her birinin başına bir şey gelmesini ve kitaptan çıkmasını ister oluyorsunuz artık. Kitabın sonunun daha tatmin edici olmasını isterdim. Okuyanlar anlayacak ki tatmin edici sondan kastım, Heathcliff. Öyle iğrenç bir karakterin hak ettiğini bulmasını isterdim. Sanırım Otomatik Portakal’ın Alex’inden beri böyle nefret ettiğim bir karakter daha olmamıştır. Ancak bazı sayfalarda Catherine’in,
Uğultulu TepelerEmily Brontë · Can Yayınları · 202558bin okunma
9/10
·80 syf.·
2020 23. kitabı
Kıyamet sonrası yaşam... Okumayı, izlemeyi, dinlemeyi en sevdiğim hikayeler hep buralardan çıkar. Sürekli insanlığın sonunun geldiğini, daha doğrusu insanların büyük bir hızla ve hazla sonlarını hazırladıklarını düşünürüm. Bundan dolayı da bizden sonra geriye nasıl bir dünya kalacak sorusunun cevabını çeşitli ağızlardan dinlemeyi çok keyifli bulurum. İnsanların içlerinde gizledikleri o vahşiliklerin ortaya çıkış hikayesi her zaman etkileyici olmuştur. Bu son derece korkutucu ve tuhaf zaman diliminde hep birlikte yaşıyoruz. Ortak korku ve kaygıları paylaşıyoruz. Şu an için hepimizin, tüm dünyanın en büyük ortak korkusu ise "salgın". Nüfusun kontrol edilemez bir şekilde artışı ve insanların çok büyük kalabalıklar halinde bir arada yaşamaya çalışma çabaları bu salgınların yayılmasındaki en büyük etkenlerden. Eğer yaşadığımız bu korona salgını Jack London'ın anlattığı "Kızıl Veba" kadar korkunç bir salgın olsaydı gerçekten insanları yeryüzünden silmesi an meselesiydi. Kitap o kadar gerçekçi bir biçimde korkunç bir salgını ele alıyor ki etkisine girip de kısa sürede kurtulmak mümkün değil. Zaten London 2013 yılında patlak veren bir salgından bahsettiği için anlattığı şeyler aşağı yukarı yaşayacağımız şeylerin kısa bir özeti gibi. Bu kadar kısa bir kitabın üzerimde böyle büyük bir etki bırakmasını beklemiyordum açıkçası. Kitabın uzun olmasını çok isterdim ama bu haliyle de zaten benim için mükemmel. Jack London'ın ne kadar usta bir yazar olduğu o harika tasvirleri zihnimde canlandırırken tekrar anladım. Şu salgın günlerinde, çoğumuz evlerimizde izole bir hayat sürerken, okunup değerlendirilmesi gereken önemli bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Kızıl VebaJack London · Can Yayınları · 202047,9bin okunma
Puan vermedi·48 syf.·
2020 17. kitabı
Zengin, fakir, genç, yaşlı, mutlu ya da mutsuz... Bu birbirine zıt örnekler çoğaltılabilir. Ancak tüm bu zıtlıkların buluştuğu ortak bir nokta vardır. Ölüm. Hiçbir canlının elinden kurtulamayacağı tek ortak noktalarıdır belki. Ölümü düşünmek istemez insanoğlu. Olabildiğince kaçar bu düşünceden. Kendisinden kaçamayacak ne de olsa; "en azından düşüncesinden kaçayım" düşüncesiyle. Halbuki ölümü düşünmek öyle sanıldığı kadar korkunç değildir. Ölümün olduğu bilmek bu cehennemvari dünyadan kurtuluşun anahtarıdır bana kalırsa. Tabi bundan daha az karamsar sebepler bulmakta size kalmış sevgili okurlar. Emile Zola, bu kısacık öykü kitabında ölümün, toplumun her kesimini acımasızca bulup götüreceğini anlatır. Bunu yaparken de en gerçekçi dilini kullanmaktan çekinmez. En zenginden en fakire kadar kimsenin ölüm karşısında onu beklemekten başka yapacak bir şeyi yoktur. Ve geriye kalanlarınsa ölümü ya da ölüyü düşünmekten çok daha önemli işleri vardır her zaman. Ölümün genelde kitaplarda hatta gerçek hayatta bile genelde romantik yanına değinir insanlar hep. Zola ise herkesin düşündüğü ama kimsenin dile getirme cesareti bulamadığı taraflarına değinmiş öykülerinde. Sadece bu gerçekçilik bile beni etkilemeye yetti zaten. Her şeyin romantizmini yapan insanlardan fazlasıyla sıkıldım zira.
Nasıl ÖlünürEmile Zola · Can Yayınları · 202024,4bin okunma
Puan vermedi·136 syf.·
2020 16. kitabı
"Kadın ve Kurgu Edebiyatı" Yazarımız bu başlık altında yüzyıllarca, kadınların yaşadığı tüm sıkıntıların, edebiyat üzerindeki etkisini incelemek üzere tarihsel bir yolculuğa çıkıyor. Kadınların, tarihin her zamanında ve yerinde konumu değişmiyor. Kadınlık, köleliğin yumuşatılmış hali olarak çıkıyor karşımıza hep. Evinin, ailesinin, kocasının, çocuklarının kölesi. Dönemin şartlarından olsa gerek çoğu kadın bu durumdan sadistçe bir zevk alıyor ve bu yaptıklarını ise asla kölelik olarak görmüyordu. Kadınlar eğitim alamazlar. Hatta eğitim alma düşüncesi bile yoktur çoğunda; çünkü çok sevgili aileleri ellerine bir kitap aldıkları anda onlara daha faydalı -örneğin dikiş dikmek gibi- şeylerle uğraşmalarını öğütlerlerdi. Çünkü bir kadın düşünmeye başladığı anda erkekler için işler ters gidebilirdi -öyle de oluyor neyse ki- Kadınların kurgu edebiyatı yapamamaları işte bu kölelikten kaynaklanıyor. Erkekler her alanda özgürdürler. Durumları yettikçe istedikleri her alanda eğitim alabilirler. Çünkü eğitim almak için oldukça para harcamak gerekir ve bütün para yine erkeklerin elindedir. Hal böyle olunca neden erkekler kadınlardan daha başarılı diye sorulan soruların cevapları da neden tarih kitaplarında kadınların adı çok az geçer soruları da cevaplanmış sayılır bir yerde. Çünkü kadın cahil kalmaya zorlanmıştır. Evinde kalmaya ve düşünme yetisini kullanamamaya zorlanmıştır. Bir kadının bir şeyler yazabilmesi için elinde yeterince parası ve kendisine ait bir odasının olması gerektiğini söylüyor Virginia Woolf. Dünyadan bir parça da olsa soyutlanması gerektiğini söylüyor yani. Herkesin aynı anda oturup bir şeyler yaptığı oturma odasında kimse harikalar yaratılmasını bekleyemez. Yazarımız işte bu konu üzerine oldukça başarılı ve aydınlatıcı bir deneme yazmıştır. Kadın-erkek herkesin
Kendine Ait Bir OdaVirginia Woolf · Kırmızı Kedi Yayınevi · 202448,3bin okunma