"Kadın ve Kurgu Edebiyatı"
Yazarımız bu başlık altında yüzyıllarca, kadınların yaşadığı tüm sıkıntıların, edebiyat üzerindeki etkisini incelemek üzere tarihsel bir yolculuğa çıkıyor. Kadınların, tarihin her zamanında ve yerinde konumu değişmiyor. Kadınlık, köleliğin yumuşatılmış hali olarak çıkıyor karşımıza hep. Evinin, ailesinin, kocasının, çocuklarının kölesi. Dönemin şartlarından olsa gerek çoğu kadın bu durumdan sadistçe bir zevk alıyor ve bu yaptıklarını ise asla kölelik olarak görmüyordu.
Kadınlar eğitim alamazlar. Hatta eğitim alma düşüncesi bile yoktur çoğunda; çünkü çok sevgili aileleri ellerine bir kitap aldıkları anda onlara daha faydalı -örneğin dikiş dikmek gibi- şeylerle uğraşmalarını öğütlerlerdi. Çünkü bir kadın düşünmeye başladığı anda erkekler için işler ters gidebilirdi -öyle de oluyor neyse ki-
Kadınların kurgu edebiyatı yapamamaları işte bu kölelikten kaynaklanıyor. Erkekler her alanda özgürdürler. Durumları yettikçe istedikleri her alanda eğitim alabilirler. Çünkü eğitim almak için oldukça para harcamak gerekir ve bütün para yine erkeklerin elindedir. Hal böyle olunca neden erkekler kadınlardan daha başarılı diye sorulan soruların cevapları da neden tarih kitaplarında kadınların adı çok az geçer soruları da cevaplanmış sayılır bir yerde. Çünkü kadın cahil kalmaya zorlanmıştır. Evinde kalmaya ve düşünme yetisini kullanamamaya zorlanmıştır.
Bir kadının bir şeyler yazabilmesi için elinde yeterince parası ve kendisine ait bir odasının olması gerektiğini söylüyor Virginia Woolf. Dünyadan bir parça da olsa soyutlanması gerektiğini söylüyor yani. Herkesin aynı anda oturup bir şeyler yaptığı oturma odasında kimse harikalar yaratılmasını bekleyemez.
Yazarımız işte bu konu üzerine oldukça başarılı ve aydınlatıcı bir deneme yazmıştır. Kadın-erkek herkesin
Kendine Ait Bir OdaVirginia Woolf · Kırmızı Kedi Yayınevi · 202448,3bin okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Kafka ile ilgili çeşitli incelemeler okuduğumda karşıma zaman zaman labirent kelimesi çıkmıştı. Yazdıkları düşünülürse bu kelimenin çoğu yazısının giriş kapısı olduğunu varsayabilirim. Labirentler tehlikeli yerlerdir. Sonunu bulana kadar insana korku, kaygı, umutsuzluk, çaresizlik ve bunlar gibi daha birçok karanlık duyguyu yaşatır. Çırpındıkça battığın bir bataklık gibi. Kafka'nın kitapları gibi. Kafka'nın eserlerinde ne labirentten ne de bataklıktan kurtulma şansınız yoktur.
Dava romanında, ki buna sadece basit bir roman gözüyle bakıp kurguya takılırsak büyük ihtimalle altında yatan derin anlamları, içerdiği aforizmaları anlayamadan kitabı yarım bırakıp gideriz (benim ilk seferde yaptığım gibi), ana karakterimiz Joseph K. bir sabah uyandığında tutuklandığını öğrenir. Üstelik kötü bir şey yapmadığı halde. Ancak bu tutuklanma bizim dünyamızdaki gibi bir tutuklanma değildir. Kafka'nın yarattığı diğer dünyalardaki gibi bir tutuklanmadır. Yani gerçeklik ve gerçek dışılığın iç içe girdiği, korkunun ve bilinmezliğin hakim olduğu bir dünya. Kafkaesk bir dünya.
İşte olaylar bu tutuklanma üzerinden başlar ve bilinmezliklere doğru akan bir nehir gibi ilerler. Joseph K. bir hukuk devletinde yaşadığını ve sonuna kadar bir hata yapıldığını düşünmektedir. Ancak olaylar hiç de düşündüğü gibi değildir. Sistem öyle bozuktur ki ne yargıcın ne de yüksek mahkemenin nerede olduğunu bile öğrenemez.
Spoilerlı bir inceleme yapmak istemiyorum. O yüzden son olarak bence kitabın en can alıcı yeri Joseph K.'nın sonlara doğru katedraldeki rahiple olan konuşmasıydı. Bana kalırsa tüm kitabın özeti rahibin Joseph K.'ya anlattığı hikayedir. Bu hikaye, Bir Köy Hekimi adlı Kafka'nın hikayelerinin toplandığı bir kitapta da "Yasa Önünde" adıyla geçer. Bence üzerinde ayrıca düşünülüp inceleme yapılması
DavaFranz Kafka · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202164bin okunma
Eugenio Borgna, edebiyat sever bir psikiyatrist olduğunu gösteriyor bize. Kitabı çok incelemeden almıştım. Daha çok edebi bir eser okuyacağımı düşünürken, psikolojiyi edebiyatla harmanlamış bir kitap okuduğumu ilk cümlelerde anladım. Yazar kırılganlığın ne kadar çeşidi olabileceğini gösteriyor bize. Ve bu kırılganlıklara nasıl yaklaşmamız gerektiğini zarif bir dille anlatıyor.
Zaman zaman cümleleri fazla süslediğini düşünsem de belki çeviri belki de yazarın stilinden dolayı bilemiyorum; biraz zorlandığım ya da gereksiz bulduğum cümleler oldu. Ama genel hatlarıyla okuyup zihnimizde yeni düşüncelere ve farkındalıklara yer açabilecek güzel bir eser olduğunu düşünüyorum.
Yalnızlığın çekici bir tarafı vardı gözümde hep. Ama yaşım ilerledikçe korkutucu tarafının daha ağır bastığını üzülerek fark ediyorum. Özellikle Korkuyu Beklerken kitabının son cümlesini okuyup kapağı kapattığımda, yalnızlığın yüzüme sert bir tokat gibi çarptığını hissettim. Hayata dair aldığım kararları tekrar gözden geçirmeme sebep olan bir kitaptı Korkuyu Beklerken.
Kitapta 8 hikaye ve 8 farklı karakterin yalnızlığı, başarısızlığı, hayata tutunamamaları onları bir araya getiren unsurlardı. Her hikayede ruhunuza dokunan, ruhunuzun yalnızlığıyla arkadaş olan karakterlerle tanışıyorsunuz. Onların hikayelerini okudukça içinizde yalnız olmadığınızı, hayatta sizin gibi tutunamayan hatta sizden daha çok tutunamayan nice karakterler olduğunu görüyorsunuz. Kendinizi bir noktaya kadar iyi hissettiriyor bu durum. Ama Oğuz Atay'ın öyle güçlü bir kalemi var ki sizi alıp kitabın içine çekiyor ve bir anda okuduğunuz karakterlerin aslında kendi karakteriniz de olduğunu fark ediyorsunuz. Kendi içinde kendine yetebilen ama dünyaya yetemeyen, yetişemeyen bir karakter.
En beğendiğim hikayeler Unutulan, kitaba adını veren ve en uzun hikaye olan Korkuyu Beklerken ile Demiryolu Hikayecileri- Bir Rüya'ydı. Ama en çok etkilendiğim hikaye ya da belki karakter demeliyim Beyaz Mantolu Adam oldu.
Oğuz Atay okumaya Tutunamayanlar ile başlayıp yarıda bırakanlar ya da başlamaya korkanlara tavsiyem Korkuyu Beklerken ile başlamaları olacak sanırım.