Beş dakika geçti. Raskolnikov konuşmadan, Sonya'nın yüzüne bakmadan odada bir aşağı bir yukarı dolaşıyordu. Sonunda ona yaklaştı, gözleri tutuşmuş gibiydi. İki eliyle omuzlarından tutarak, gözlerini kızın ıslak gözlerine dikti. Uzun uzun baktı. Bakışları ateşli, deliciydi. Dudakları şiddetle titriyordu... Birden, hızla eğildi, yere kapanarak kızın ayaklarını öpmeye başladı. Sonya bir deliden kaçar gibi, korkuyla ondan uzaklaştı, geri çekildi. Gerçekten de delirmiş gibi bakıyordu Raskolnikov.
"Ne yapıyorsunuz?",diye mırıldandı. Sonya yüzü, yüzü bembeyazdı, yüreği sıkışıyordu. "Ne yapıyorsunuz böyle? Benim gibi birinin önünde!..."
Raskolnikov hemen kalktı, pencereye doğru yürüdü, yabanıl bir sesle, "Ben senin önünde değil, insanlığın çektiği acıların önünde eğildim.", dedi.
"Biliyor musun, o akşam sana hoşça kal deyip çıktıktan sonra neredeyse tutuklanıyordum."
"Nasıl yani?"
"Öyle işte. Bir polis benim sarhoş olduğumu sandı ki sarhoştum da... senin aşkından."
"Ne yaptın da aşık ettin beni kendine?"
"Bilmem," diye güldü genç, "sadece sevdim seni. O kadar çok sevdim ki bırak senin gibi capcanlı bir kadının kalbini, taşı bile eritmeye yeterdi aşkım."