İnsanı, iç sıkıntılarına gebe bırakan olguları; namus, tutku, ihtiras, ideoloji, savaş, ölüm, kahramanlık, öncülük, mutsuzluktan kaçış olarak nitelendirebilirim.
Peki bu durumların kökü kazındığında nasıl bir yaşam tasvir ederiz?
Aldous Huxley'in 'Cesur Yeni Dünya'sı bu durumun bir tasviridir.
İçinde bulunduğun sosyal statüyü kabullendiğin, seks ve tüketim için şartlandırıldığın bir dünya. O dünyadan sıkılamazsın çünkü 'soma' yanında.
Peki ya içgüdüsel olarak, mücadele etmek için şartlandırıldıysak?
193. sayfada geçen cümle bunu yansıtmaktadır.
''Bir şeylere asilce katlanmak isterdim. Anlamıyor musun?''
Deneyimler dünyasından bir parça ısırmak, bedelini ödemek, hayaller kurmak, tutkuyu aramak belki de türetilen bir şey değil, varoluşta keşfedilen bir şeydir. Kaçmak yerine, kabul ederek yaşamak.
Mutsuz olmayı kabul etmek. Boş bir balonda oradan oraya uçmak yerine, hiç şişirilmemiş, büzüşük bir balonda etrafı gözlemlemeyi seçmek. Sinan Canan'ın tasvir ettiği " cesur yeni dünya insanın" yapabileceği bir iş olsa gerek.
Biz yeni dünyanın korkakları olarak sadece kabul görmek istiyoruz, birileri varlığımızdan haberdar olsun, seçimlerimizi tebrik etsin, yankı odasından farklı tonlarda, aynı sesler gelsin istiyoruz.
Yaşamak, dünyada keşfettiğimiz, türettiğimiz her türlü deneyimi tatmak ve duygu yaratımında bulunmaktır. Dişi çürüdüğü halde dişçiye gitmemektir, insan yaşamı. Varoluşa sürüklenmektir. Sürüklenmekten bir anlam çıkarmaktır.
Akışta yaşanan her duygu, ödenen her bedel albümdeki bir fotoğraf karesidir.
Cesur Yeni Dünya'da köşeli olmamız elimizden alınıyor. Kocaman, bağımlı, aynılık içeren bir konfor alanında kimsenin mutsuz olmaya hakkı yok. Cesur Yeni Dünya'yı instagrama benzetiyorum, içinde var olamamak vahşilik midir?
Cesur Yeni Dünya distopyadır, içinde