Sümeyra

AĞACIN İKİNDİ TÜRKÜSÜ Açıklara çıkalım boğulmamak için Günün kuytu yerleri şimdi harap İçimizde bir ezgi inceden inceye Bizi kendimize bağlarken akşam olur Karanlığı gümüş rengine boyar mehtap Oturup uzun uzun konuşsaydık Sevişmek nasıl olsa gene olur iyi kötü Bir ıhlamur sıcaklığı yayılırken odamıza Her şeyi ince ince düşünseydik Ölümü kırgınlığı inceliği en başta Bütün eksiklerimize gülüp geçerek Belki de boşa geçti onca zaman Bu da bir tür geçip gitme duygusudur Ne güzel olurdu yeniden başlasak Ne yapsan en başa dönülemiyor Ne yapıp yapıp dalı unutmalı Rüzgârla yere düşen sarı yaprak Afşar TİMUÇİN
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Kuşatma
Bir gün akıp gitmeye her yerim Suyundan içmeyle alışık. Gitmek! yazmışım defterime çoktan Rıhtımlar, güz halatları, daha bir sürü şey Şuramda darmadağınık. Vişneler, atlar, yıldızlar Yıldızlar, sık ağaçlar, kasaba lokantaları Yıllarca duran sözler yenisi konuşulmadık. Oteller, oteller, o bakımsız suçluluğum benim Geçmem kapınızdan bile artık. Doğasın, bir sen beklersin beni, bilirim Sesimi, düşlerimi, kırık parmaklarımı Var başka neyimse onları artık. Doğasın sen, doğasın, yarat beni yeniden Ey yalnızlığımı kuşatan yalnızlık. Edip Cansever
Şiir
Her sabah yeniden başlayan şey. Sana minnetarım. İçinde barındırdıklarınla bana yine müthiş fırsatlar sunuyorsun. Hepsini değerlendiremezsem kusura bakma. Ancak değil mi ki cebime koyduğun bilyelerin hepsi benim. İstediğim gibi oynarım... Bazen yenilirim bazen yenerim.🐳
Hatice Hanım gülümsedi: "Korkmayın, korkmayın, açmam. Ama düşünün lütfen! Bir Müslüman Türk kadını çıplak gözle bu tarihi meydana bakamıyor, güzelim camilerini göremiyor, bir yalıda oturmuyorsa cennet Boğaz'ı seyredemiyor, eşsiz şehrini tanımıyor. Çünkü peçeli. Görmek için peçesini açsa kıyamet kopar. Din, namus, ırz, şeriat elden gidiyor diye çığlıklar atılır. İstanbul'un güzelliklerini siz erkekler biliyorsunuz. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Frenkler, Moskoflar, trahomlular, şaşılar, miyoplar biliyor. Ama biz bilmiyoruz. Şu kahrolası peçenin arkasından ne kadar görünürse o kadar görebiliyoruz. Yarı kör gibiyiz. Bu peçe ile gözlerimize mil çekiyorsunuz. Karşıya geçmek için vapura binebiliriz ama açıkta oturup, Boğaz'ı seyredemeyiz, Boğaz havası alamayız, yüzümüzü o güzelim rüzgara veremeyiz. Alt katta, bizlere ayrılmış bir yere kapanmak zorundayız. Açıkta, eşimizle, babamızla, kardeşimizle bile birlikte oturamayız. Allah'ın emri mi bu? Hayır. Kendini Allah'ın yerine koyan, O'nun adına yeni yasaklar getiren yobazın emri. Peki iktidar olarak ne yapıyorsunuz? Nice sorunlar varken çarşaf eteğinin uzunluğunu tartışıyorsunuz. Bunları size burada söylemek için arkadaşlarıma söz vermiştim. Sözümü tuttum. Savaştan korkmayan ama bir avuç yobazdan ödü kopan iktidarınıza sitemlerimizi arz ediyoruz." Arabaya bindi. Mithat Şükrü Bey donup kalmıştı. İstanbul'a hayranlık içinde bakagelmişti hep. Eşinin bu güzellikleri göremediğini hiç düşünmemişti. Bundan hiç utanmamıştı. Bu zulmü bitirmek için hiçbir şey yapmamıştı. Hiçbiri yapmamıştı. Bencilliklerin içinde boğulup kalmışlardı.
Planın dikkate almadığı bir husus vardı: Yurdunu anası gibi, kadını gibi, çocuğu gibi seven, canından aziz bilen çılgın Türkler.