Dönmek için dönüşünü bekleyecek biri gerekliydi insana, bir canlı, bir kedi bile olabilirdi, bir kanarya ya da hoş geldin diyecek bir muhabbetkuşu.
Onun yoktu.
Acelesi vardı. Kırk yaşına dünyanın sonunda girmek istiyordu.
Hayatını bir de tersten yaşamak istiyordu.
Kuzey Yarımküre yerine Güney Yarımküre'de, kışın yaz yazın kış olduğu bir ülkede, içinin ağlamadığı, içinin güldüğü bir hayatı yaşamak.
Bir süre için bile olsa.
Mümkünse.
Değilse de sorun değildi. Kırk yaşına dünyanın sonunda girsin yeter, sonra ölse de olur.
Mağduriyet her zaman işe yarar diye düşünüyor olmalıydı, karşındakini suçla, utandır, kendini mağdur göster ki istediğin şeyi sana gönül rızasıyla versin, en azından fazla direnmesin. Direnmesin ki üstüne git, vermeye gönüllü değilse sen söke söke al.
Ama önce bir mağdur ol. İyice sonuna kadar dibine kadar mağdur ol, konuşturma, fırsat verme, mağdurluk yarışında bayrağı kimseyi kaptırma.
Ne zaman döneceksin? diye sordu tanrısı.
Tanrı olan sensin, senin bilmen gerekmiyor mu? Geleceği gören türden bir tanrı değilim ben, biliyorsun dedi tanrısı, senin kişisel tanrınım, zihninin tanrısıyım.
O zaman zihnimin içini bilmen gerekmiyor mu? Zihninin içi çok karışık.
Gitmek zor değil dedi, kalmak imkânsız. Ya dönüş?
Bir gün bir gezgin YouTube videosunda fin del mundo dedi.
Dünyanın sonu.
Aradığı şeyin gitmek olduğunu anladı, bir yere gitmek.
Dünya yuvarlak evet, yuvarlağın sonu olmaz.
Ama dünyanın son benim diyen bir sonu var.
Dünyanın sonuna gidecekti, gidebilirdi.
Fin del mundo.