Öyleyse diye sormuştu kendine, insanlar böyle bir kapalı kutu oldukları halde, nasıl oluyor da onlarla ilgili şöyledir, böyledir diye yargılara varabiliyoruz? İnsan tıpkı bir arı gibi, havada, elle tutulamaz, dille tadılamaz bir tatlı ya da acının ardına düşüp o kubbe gibi kovanın çevresinde gidip gidip geliyor, tek başına, ülkeleri kaplayan ıssız gökleri dolaştıktan sonra, sesle, devinimle dolu kovanlara geliyordu. Bu kovanlar insanlardı.
-Lily Briscoe
İşte orada, tıpkı yüz yıldır balçık içine gömülü bırakılıp da, dudakları kan kırmızı taze kalan bir gencin bedeni gibi, onun arkadaşlığı da tüm yeğinliği ve gerçekliğiyle körfezin ötesinde kum tepeleri arasında olduğu gibi korunmuş yatıyordu.
Rambert: “Siz soyutsuzluklar dünyasında yaşıyorsunuz.” dedi Rieux’a.
Rieux: “Evet. Talihsizliğin soyut ve gerçekdışı bir yanı vardı. Ancak soyut olan sizi öldürmeye başlarsa, o zaman soyutluklarla ilgilenmek gerekir.” diye düşündü.
Bazılarına soyut gibi gelen şeyler, bazılarına göre gerçekti.
Birbirlerinden uzak yaşayamayacaklarını anlayanlar, sevgilerinin gerçek olmadığını farkedenler, vebadan önce çok sevdikleri kentlerinin artık bir hapishane, kendilerine tutsak olduğunu düşünenler, gökyüzündeki hava durumuna göre duygu değiştirenlerle dolu bir kent...