Tüm hayatını Doğu Berlin'de geçirmiş halen de orada yaşayan emekli bir profesör Richard. Emeklilik yaşantısına alışmaya çalışırken aslında tam da varoluşunu sorgulamaya başlamışken bir akşam Berlin'de eylem yapan Afrikalı eylemcilerin haberini izliyor televizyonda. Bu noktadan sonra bir çalışma yürütmek bahanesiyle onların yaşantısına ortak oluyor. Başta bir gözlemciyken yavaş yavaş hayatlarına dahil oluyor fakat yazar bunu asla dramatize etmeden anlatmış. Richard üzerinden göçmenlere karşı bir beyazın merhameti gibi bir algı oluşturmaya da çalışmıyor.
Yakınlık kurduğu göçmenlerin her birinin farklı hikayesi olsa da birleştikleri yer Avrupa'da göçmen olmak. Ve tabi siyah bir göçmen olmak. Bunun zorlukları çok iyi işlenmiş. Bir de diğer taraftan doğu ve batı Almanya gerçekleri de kitabın bütününde özelde Richad'ın hayatında işleniyor. En çok hoşuma giden konulardan biri ana karakterin idealize edilmemiş olması. Karşımızda kusursuz bir "beyaz" figürü yok. O da tüm kusurlarıyla hikayenin bir parçası. Yazarın bu kadar çok meseleye değinip bunları savrulmadan anlatabilmesi büyük başarı.
Ya da başkalarının sürdürdükleri savaşlardan mekânsal olarak uzakta bulunmak, rahatı yerinde olanların –kimilerinin kansızlık çekmesi gibi– deneyimsizlik çekmesine mi yol açtı? İnsanların bütün çağlarda öylesine özlemini çektikleri ve şimdi sadece dünyanın pek az bölgesinde gerçekten ulaşılmış olan barışla insanların vardığı nokta, barışı sığınacak yer arayanlarla paylaşmak değil de, neredeyse savaşa benzer bir saldırganlıkla savunmak mı oldu?
İnsanın üzerinde bağışlanmış giysiler yığınından çıkan bir ceket de olsa, marka bir kazak ya da ucuz veya pahalı bir elbise ya da üniforma, kask ve siperlik de olsa aslında her zaman çıplak ve eğer her şey yolunda giderse ölmeden önce belki zaman zaman güneşten veya rüzgârdan, kardan veya sudan mutluluk duymuş olacak, güzel bir şeyler yemiş veya içmiş olacak, belki birilerini sevmiş ve birileri tarafından sevilmiş olacak.